Skip to content
G�r�n�m
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto-adjust screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size
Burdas�n�z: Trtarih.Com arrow Tarih arrow İnkılap Tarihi arrow I. Dünya Savaşı'nda: Çanakkale Savaşları
I. Dünya Savaşı'nda: Çanakkale Savaşları Yazdır E-posta
Yazar Mustafa Özdemir   
SAVAŞ ÖNCESİ

Koşullar
Uzlaşma Devletleri Çanakkale'ye denizden saldırıya girişecekleri sırada Osmanlı

İmparatorluğu'nun durumu onlar açısından böyle bir saldırı için elverişli görüntüdeydi. Önceki bölümlerde de görüldüğü gibi, Osmanlıların Sarıkamış üzerine yaptıkları büyük saldırı bozgunla sonuçlanmıştı. Mısır'ı İngilizlerden kurtarmak amacıyla giriştikleri kanal hareketleri umulanı getirmemişti. Bu arada Balkan devletlerinden Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan’la Dünya Savaşı'nın başlamasından beri bir antlaşmaya varılması için sürüp gelen siyasal görüşmelerden de olumlu bir sonuç alınamamıştı. Bulgarların çekingen davranışı Almanya ile Türkiye arasında direkt bir bağlantının kurulmasını engellediğinden, Osmanlı ordusunun yoksun bulunduğu modern savaş gereçleri ile donatılması da gecikmekteydi.

Bu durum Uzlaşma Devletleri'nin Osmanlılara karşı bir saldırıya geçmelerine elverişli gibi görünmekteydi. Ne var ki, aralarında bu maksatla hazırlanmış ortak bir hareket alanları yoktu. Savaş sonucunun batı cephesinde ve kısa bir zamanda alınacağına inanılmaktaydı. Üstelik İngiltere'nin büyük bir kara ordusu kurmak için giriştiği hazırlıklar da tamamlanmış değildi. Çanakkale üzerine bir saldırı için ilgililer arasında kesin bir antlaşmaya henüz varılamamıştı.

Çanakkale’ye Saldırı Fikri

Çanakkale'ye saldırı fikrinin bir Rus sorunu ile bir olup-bitti olarak ortaya çıktığı görülmektedir. Sarıkamış saldırısının Osmanlıların çıkarına geliştiği bir sırada Rus Orduları Başkomutanı Grandük Nicolas, İngiliz Harbiye Nazırı Kitchner'dan Osmanlı kuvvetlerinden bir kısmının Kafkas Cephesi'nden uzaklaştırılmasını sağlayacak bir kara veya deniz gösterisinin yapılmasının mümkün olup olmadığını sormuştur (Aralık sonları 1914). Grandük böyle bir gösteri için Çanakkale'den söz etmemişti. Grandük'ün sorusu Londra'ya ulaştığı sırada, Çanakkale seferi düşüncesi çoktan doğmuş bulunuyordu. Tartışılan yanı, yapılacak seferin yalnız savaş gemileriyle mi, yoksa aynı zamanda bunların kara kuvvetleri tarafından desteklenmesi suretiyle mi yapılacağıydı. 1807'de İngiltere'nin Akdeniz filosu Amiral Dük Worthe'un komutasında Çanakkale Boğazı'nı geçip, İstanbul önlerine gelmeye muvaffak olmuştu. Ne var ki, bir kara kuvveti tarafından desteklenmediği için Osmanlı İmparatorluğu'nu barışa zorlamaktan ibaret olan amacını gerçekleştiremeden dönmüştü. 1908'de İngiltere İmparatorluğu Ulusal Savunma Konseyi, Boğazların yalnız savaş gemileriyle aşılması konusunu etüd etmiş ve XIX. yüzyıl başlarında Lord Nelson'un bu konuda öne sürmüş olduğu bir fikre saplanıp kalmıştı. Nelson, "Bir kara kuvveti tarafından desteklenmeden istihkamlara saldıran gemici delidir" demişti. Fakat Birinci Dünya Savaşı başladığı sırada İngiltere'de Nelson'un düşüncesini paylaşmayan bir insan yetişmiş bulunuyordu: Churchill.


Churchill ve Çanakkale

Churchill'in düşüncesini Dünya Savaşı'ndan bir kaç yıl önce Londra’yı ziyaret etmiş ve onunla görüşmüş olan Enver Paşa şöyle anlatmaktadır: "Londra'da bulunduğum sırada Churchill ile bir dünya savaşı çıkması durumunu tartıştım. Böyle bir savaşta Türkiye'nin ne yapacağını bana sordu. Ve arkasından da şunu dedi: Eğer Türkiye Almanya tarafını tutarsa İngiliz filosu Çanakkale Boğazı'nı zorlayıp geçecek ve İstanbul'u alacaktır"

Churchill’in Çanakkale seferi ile ilgili çalışmaları İngiltere'nin Osmanlı Imparatorluğu'na savaş açmasından önce başlar. Churchill 1 Eylül 1914'te İngiliz filosunun Çanakkale'yi zorlamasına ve Yunanistan'ın Gelibolu'ya asker çıkarması esasına dayanan bir tasarı hazırlar. Fakat Bulgarlardan kuşkulanan Yunanistan, tarafsızlığından ayrılıp İngiltere'ye yanaşmadığı için bu tasarı suya düşer. İngiltere'nin Osmanlı Imparatorluğu'na savaş açmasından sonra Churchill, 25 Kasım'da Mısır'ın en etkili biçimde savunulmasının Gelibolu'ya saldırmakla mümkün olduğu yolundaki düşüncesini savaş komitesine de açıklar. Düşüncesi, böyle bir girişim çok kuvvete ihtiyaç göstereceği için iltifat görmez.

Yukarıda sözü edilen Rus orduları Başkomutanının Osmanlı İmparatorluğu'nun herhangi bir yerinde bir gösteri yapılması isteğinin Londra'ya varması üzerine (31 Aralık) Churchill'in Baş-vekil'e sunduğu bir raporda "Savaşın duyurulmasından beri Gelibolu'ya saldırılmasını istemekte idim"461 demektedir. Bu kez Lloyd George ile Savaş Komitesi Genel Sekreteri Hanway, Harbiye Nazırı Kitchner ve Lord Fisher de Churchill'in fikrine katılmışlardır. Şu şartla ki kara kuvvetleri sağlanamadığı takdirde Çanakkale Boğazı sadece savaş gemileriyle zorlanacaktır. Bu suretle Rusya'nın "gösteri" isteği de yerine getirilmiş olacaktır.

3 Ocak'ta Churchill, Çanakkale'yi abluka altında bulunduran Amiral Garden'den Boğazın yalnız denizden zorlanmasını mümkün görüp görmediğini sorar. Sorusuna bu iş için eski savaş gemilerinin kullanılacağını ve sağlanacak sonuçların, uğranılacak kayıpları haklı göstereceğini de ekler. 5 Ocak'ta Amiral Garden'in cevabı gelir: Bir baskınla Çanakkale Boğazı'nın zorlanabileceğini sanmadığını fakat esaslı bir plana dayandırılarak sayısı kabarık gemilerle bunun yapılabileceğini bildirir. Bu cevap savaş komitesi üyelerini tatmin eder. Bu suretle Churchill'in Çanakkale seferi ile ilgili ilk hazırlıkları başarı ile sonuçlanır. Bundan sonra 20 Ocak'a kadar sürecek bir zaman içinde sefer planı hazırlıklarına geçilir. Bu sırada sefere Fransa'nın da katılması sağlanır. Rusya aşağıda görülebileceği gibi esnek bir durum alır.

Garden’in Planı

Çanakkale'yi geçme planı Amiral Garden tarafından hazırlanmış ve 13 Ocak'ta Savaş Konseyi tarafından onaylanmıştı. Plan önemli deniz kuvvetlerinin kullanılmasını öngörmekteydi. 12 zırhlı, 3 savaş kruvazörü, 3 hafif kruvazör, 12 destroyer, 6 deniz uçağı, 12 torpil tarayıcı gemisi ve daha birçok başka çeşit gemiler.

Plana göre ilkin Boğaz'ın girişini savunan dış bataryalar uzun mesafeden bir ateşle tahrik edilecekti. Dış bataryaların ikisi Boğazın Anadolu yakasında bulunan Orhaniye ile Kumkale'den, diğer ikisi de Rumeli yakasındaki Ertuğrul ile Seddülbahir'den ibaretti. Boğazın bunlar arasındaki genişliği 4 kilometre kadardı. Bundan sonra Boğaza girilerek Anadolu yakasında Kepez, Rumeli Kilitbahir'e kadar olan ve merkez savunma sistemi denilen tahkimatla bataryalar bombardıman edilerek tahrip edilecekti. Bu iş de son bulunca, Çanakkale ile Nağra arasındaki savunma sisteminin son kısmı ateş altına alınarak zararsız duruma getirilecek ve Marmara'ya girilerek istanbul yolu tutulacaktı. Bu bombardıman aşamalarından her birinde savaş gemileri yol almaya başlamadan önce torpil tarlaları ayıklanmış olacaktı. Planın yürütülmesi için 15 Şubat saptanmış, başarı ümitleri de havaların iyi gitmesine; yol, cephane sağlanmasına ve Türklerin savunmada göstereceği yılgınlığa bağlanmıştı.

Savunma Sisteminin Değeri

Burada Türklerin moral gücünden söz edilmesi, İngilizlerin Çanakkale savunma sisteminde Türk toplarının yetersiz olduğunu bildiklerinden ve torpil tarlalarının da kolaylıkla ayıklanacağını hesaba katmalarından ileri geliyordu. Gerçekten de çok üstün donanma topçusunun yoğun ateşlerine karşı dış bataryaların Boğazı kapatabileceğine güvenilemezdi. Burada en uzun çapta dört adet top bulunuyordu. Bunlardan ikisi Ertuğrul, diğer ikisi de Orhaniye Tabyası'na konulmuştu. Kumkale ile Seddülbahir'deki topların değeriyse daha aşağıydı ve düşman donanmasının uzun menzilli topları ile savaşmak kudretinden yoksundu. Merkez savunma sistemindeki tabyalarda top sayısı fazla olmakla beraber en uzun menzilli top, 16.900 metreye ateş edebilmekteydi. Düşman topçusunun gücü hakkında bir Örnek vermek için İngiliz filolarının en kudretlisi olan Queen Elizabeth'in bir bordosundaki toplarla bir anda yaptığı atışta mermi ağırlığının 7442 kilograma ulaştığını, buna karşılık Türk tabyaları içinde oldukça işe yarayan Hamidiye'nin bordosundaki topların hepsinin aynı anda ateş edebildiklerinde mermi ağırlığının 800 kilogramı geçmeyeceğine işaret etmek yeterli görülebilir. Kaldıki bunlar, yabancı fabrikalarından satın alınmış olan eski sistem toplardı. Araç ve gereçleri yetersiz, mermileri azdı. Top gücü bakımından bu yetersizliği gidermek için Türk Başkumandanlığı Boğazın savunma sisteminde mayından faydalanmaya büyük önem vermiştir. Bundan ötürü mayın hatları kurulmuştu. Bunların bir kısmı sabitti. Ana mayın hatları, Çanakkale Boğazı'ın 1,5 kilometre genişliğinde bulunan en dar yerini korumak maksadıyla Soğanlıdere-Dardonos önünden başlatılmıştı. 9 mayın hattı meydana getirilmişti. Kıyılarda da bu hatları koruyacak gizli obüs bataryaları yuvalanmış bulunuyordu.

Enver Paşa ve Savunma Sistemi

Enver Paşa yalnız denizden yapılacak bir saldırı ile Çanakkale'nin geçilmesinin olanaksızlığını görmekteydi. Bu nedenle İstanbul'da halk arasında dedikoduların uyandırmış olduğu korku, kuşku ve telaşı da anlamıyordu. Ona göre, düşman büyük istihkamlar uzaktan ateş hattına alabilir, tahrip de edebilirdi. Fakat mayın tarlalarım savunan bataryaları tahrip etmek için bataryaların üzerine kadar gelmesi gerekliydi. Gelecek olan gemiler ufaksa, kolaylıkla batırılabilinirdi. Büyük savaş gemileri ise batmak korkusundan oraya kadar yaklaşamayacaklardı. Şayet düşman donanması mayın tarlalarını geçip Çanakkale şehri önünde Boğazı kıvrılarak Nağra'ya dönüp, Marmara'ya geçmeye girişirse karşısında bizim donanmamızı bulacaktı. Bizim donanmamız ufak olduğu halde büyük top cihetiyle düşmanın teker teker geçmeye mecbur olan gemilerine karşı üstündü. Düşman gemileri bu dönüş esnasında bizim gemilerimize karşı ancak 2 topla ateş edebileceği halde 5 kilometreden fazla olmayan etki menzili içinde bizim en aşağı 30 topumuz, onları karşılayabilecekti. Bu durumda en büyük dretnotlar bile batırılacaktı.

Çanakkale Deniz Seferinden Beklenenler

Enver Paşa'nın Çanakkale Boğazı'nın deniz kuvvetleriyle zorlanamayacağı hususundaki düşünçeleri, Birinci Dünya Savaşı başlarında İngiltere'de de aşağı yukarı kabul edilmişti. Fakat Churchilll'in ilkin Mısır'ın savunulması için ortaya atılan bu fikri zamanla kök tutmuş ve bunun eyleme konulup başarılmasıyla şu önemli istifadelerin sağlanabileceği İngilizlerce hayal edilmeye başlanmıştı:

İstanbul'un Ruslar tarafından ele geçirilmesi önlenerek İngiliz hakimiyetine geçecektir. Bu durumda Osmanlı Devleti toprakları ve ordusu ikiye bölünmüş olacağından barış yapmak zorunda kalacaktı. Buna yanaşmadığı takdirde de kısa zamanda savaş dışı bırakılacağına şüphe yoktu. Bu durumda Rusya ile batılı dost devletler arasında bağlantı sağlanacak, karşılıklı ekonomsal ve savaşsal yardımlaşma sağlanacaktı. Bütün bunlardan başka Dünya Savaşı'nın başlangıcından beri tarafsızlıkları ile sallantıda bulunan Bulgaristan ve Romanya, İngiltere ile Fransa'nın yanında savaşa gireceklerdi. Girince de Almanya ile Avusturya'nın etrafındaki çember tamamlanmış ve kuvvetlenmiş olacaktı. Sözün kısası "can boğazdan gelir" atasözüne uygun olarak Dünya Savaşı'nı bitirme yolu, Çanakkale Boğazı'ndan geçmekteydi.

DENİZ HAREKATI

Savaşın Başlaması

Yukarıda sözü geçen Garden planının eylemine 19 Şubat saat 10'da başlandı. Saldırı amacı ilkin boğazın girişini koruyan Anadolu yakasındaki Kumkale ile Orhaniye'de, Rumeli yakasında Ertuğrul ile Seddülbahir'deki tabyaları yok etmekti. İkisi Fransız, dördü İngiliz olmak üzere altı zırhlı bu işi başarmak için görevlendirilmişti. Bu gemiler 12.000 ile 10.000 metreden bataryalar üzerine ateşe başladılar. Türk bataryaları menzillerinin kısalığından susmak zorunda kaldılar. Saat 12'den sonra zırhlılar kıyılara yaklaşarak 7000 metreden ateş etmeye koyuldular. Bataryalardan yine cevap yok. Bunun üzerine gemiler biraz daha yaklaşarak 5000 metreden ateş etmeye başlayınca bataryalar da karşıt ateşe geçtiler. Ateş şiddetliydi. İki gemi isabet aldı. Amiral Garden saat 17,30 da geri çekilme emri verdi. Dış bataryaları bir günde tahrip etmek ümidi bu suretle suya düşmüş oluyordu. Ertesi gün başlayan fena hava şartları saldırıyı 25 Şubat'a kadar geciktirdi.

 

Bombardımana Devam

25 Şubat'ta dış bataryalar üzerine yarıda kalmış olan saldırıya tekrar başlandı. Bu kez saldırıya 12 savaş gemisi katıldı. Bataryalar top menzillerinin elverişsizliği alanına giren gemilere güçlü bir karşılık verdiler, ikisine önemli isabetler kaydetmeye muvaffak oldular. Ne var ki, bu yüzer kaleleri yürüyüşlerinden alıkoyacak olanaklara sahip bulunmuyorlardı. 25 Şubat'tan beri artık susmak zorunda bırakılmışlardı. Düşman başarısının sonuçlarını anlamak için tabyalara deniz erleri çıkarmış ve henüz kullanılabilecek gibi görünen bir iki topu tahrip ettirmişlerdi. Dış bataryaların susturulması işi bu suretle sona ermiş bulunuyordu.

 

26 Şubat'ı izleyen günlerde ve havanın elverişliliği ölçüsünde saldırı planının ikinci ve üçüncü bölümlerine yani iç bataryaların tahrip edilmesine girişildi. Amaç, Dardanos ve Erenköy tabyalarım savaş dışı etmek için Boğazın içine girmekti. Savaş gemileri ateş ederken mayın tarama gemileri de kendilerine yol açacaktı. Planın bu bölümünün eylemini sağlamada hesapta olmayan engellerle karşılaşıldı. Kıyılarda yerleştirilmiş gizli ve hareketli sahra bataryalarıyla Dardanos Tabyası'nın topçuları yapılacak işi güçleştiriyorlardı. Devamlı olarak yer değiştiren mayın tarama gemilerine nefes aldırmıyorlardı. Zırhlılara isabetler oluyordu. Sahra bataryaları düşmanın moralini bozuyordu. Böyle olduğu halde düşman sistemli bir şekilde Boğazı tırmanmada direniyordu. Kaydedilen başarılar umulanlara yaklaşık olmadığı halde Amiral Garden, 2 Mart'ta Churchill'e çektiği bir telgrafta Mart ortalarında İstanbul'a ulaşacağı ümidinde olduğunu bildiriyordu. Churchill yardımcılarından bazıları bu ümide katılmıyorlardı. Amiral Jackson hâlâ kara ordusu tarafından desteklenmeden filonun girişiminde başarı olanağı göremiyordu. 11 Mart'ta Churchill, Garden'in bu konudaki düşüncesini bir kez daha sordu. Gelen cevap filonun Marmara'ya girmesi üzerine, geri güvenliğinin korunması için kara kuvvetlerine kesin olarak ihtiyaç bulunduğu merkezindeydi. Fakat ortada hemen gönderilecek kara kuvveti de bulunmadığı gibi Gelibolu'ya bir çıkartma planı da hazırlanmamıştı. Hemen kara kuvvetinin tedarikine girişildi. Bu kuvvete General Hamilton komutan atandı ve Çanakkale'ye gönderildi. Amiral Garden'in ordusuz bir komutana ihtiyacı yoktu. Edindiği bilgilere göre Türklere Almanya'dan mühimmat gönderilmesi ihtimali de vardı. Bu arada Alman ve Avusturya denizaltıları işe karışabilirdi. Buna vakit bırakmamak gerekti. Kaldı ki planın iç bataryaların susturulması ile mayınların toplanmasından ibaret olan ikinci kısmının tamamlanmış olduğuna dair de kanaati vardı. 15 Mart'ta son saldırı için kararını verdi. Saldırı 17 ve 18 Mart'ta yapılacak yani Boğaz geçilecek, "Ver elini İstanbul!" denilecekti. Ne var ki, vermiş olduğu karardan bir gün sonra Garden yorgunluktan, sinirden ve uykusuzluktan güçsüz düşmüştü. Doktorunun tavsiyesi İstanbul'dan vazgeçerek Londra'ya dönmesi merkezindeydi. Bu suretle Amiral hazırlamış olduğu planın trajedi ile sonuçlanacak son perdesini görmekten kurtulacaktı. 17 Mart'ta yerine Kurmay Başkanlığı yapmakta olan Vis Amiral de Roebeck atandı.

 

İstanbul’un Savunma Tedbirleri

Üçlü Uzlaşma Devletleri savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'nı geçme girişiminin Osmanlı Genelkurmayı’nı kuşkuya düşürmesi normaldi. Kaldı ki bu girişime paralel olarak Kuşlarında Karadeniz Boğazı'na bir saldırıda bulunmaları olasılığı da büsbütün ortadan kalkmış değildi. Bu durum göz önünde tutularak Boğazların ve İstanbul'un savunulması için şu askersel tedbirlerin alınması gerekli görülmüştü: Çanakkale Boğazı ile İstanbul doğrultusunu savunmak görevi Liman von Sanders komutasında bulunan I. Ordu'ya verilmişti. Bu ordudan 3. Kolordu Gelibolu Yarımadası'na, 15. Kolordu Çanakkale'nin Anadolu kıyılarına, 6. Kolordu da Yeşilköy bölgesine yerleştirilmişti. Karadeniz Boğazı'nın savunması ile Vehip Paşa'nın komutasında bulunan 2. Ordu'ya verilmiş bulunuyordu. Boğazların savunması ile görevli kuvvetlerin tümü, 200.000 kadardı.

 

İstanbul Halkının Durumu

Ocak ayından bu yana uzlaşmacı devletler donanmalarının Çanakkale yi geçmeye hazırlandıkları İstanbul'da öğrenilmişti. Sıkı yönetim ve sansürün varlığı nedeniyle devamlı bombardımanlarla sonuçlarının ayrıntıları bilinmemekteydi. Aynı nedenlerle yukarıda sözü edilen savunma tedbirleride halkın bilgisi dışındaydı. Şu da var ki, halkın ayrıntılı bilgilere ihtiyacı yoktu. Durumun görüntüsünden kuşkuluydu. Kafkasya savaşının yenilgileri, Kanal üzerine yapılan saldırıların başarısızlıkla sonuçlandığı haberleri artık saklanamaz olmuştu. Düşmanların Çanakkale Boğazı'nı geçmeleri gerçekleştiği takdirde Bulgarların ve onları izleyerek, Yunanlılar ile Romanyalıların Osmanlılara karşı savaşa girecekleri kestiriliyordu, İngilizlerin Dicle ve Fırat bölgesine doğru yürüyecekleri söylentileri de dolaşmaktaydı.

 

Halkı yıldıran bir etkende savaşın yıkıcı etkisinin ağırlığının duyulmaya başlanmasıydı. Osmanlı ordusunda sağlık olgusunun önemsenmemesinin kural geçerliliğini kazanması yüzünden, tifüs ve dizanteri gibi hastalıklarda düşman kurşunlarından daha öldürücü bir güç kazanmışlardı. Boğazların kapalılığı İstanbul'un her çeşit ihtiyaçlarının karşılanmasını güçleştirdiği için kıtlık ve açlık başlamıştı. Hükümetin bu gibi durumlarda ticaret mallarına el koymasıda mal darlığına yol açan ayrı bir sorun olmuştu. Bu durumda halk genel olarak uzlaşma devletleri donanmalarının Boğazı geçip İstanbul önlerine gelebileceği kanısındaydı.

 

Başkentin Eskişehir’e Göç Etmesi

Bu kanıya hükümetin sorumlu kişileri de özellikle Şubat ayından sonra katılmaya başladılar. Enver Paşa'nın dışında kalanlar Çanakkale'nin düşman filolarının gün geçtikçe gücünü artıran bombardımanına karşı direnecek düzeyde olmadığını kabul etmekteydiler. Mebuslar Meclisi Başkanı Halil (Menteşe) Bey de 1 Mart tarihli demecinde, düşman zırhlılarının Boğazı geçebilecekleri olanağını kabul ediyordu. Böyle bir olanağın gerçekleşmesi İstanbul' un savunmasını güçleştireceğinden hükümetçe birtakım tedbirler alınmasını gerektirdi. Alınan tedbirler arasında İstanbul Valiliği emrine özel bir ödenek ayrılması, bir İngiliz kumpanyasına ait olan telefon şirketine el konulması, telefon yönetimini sağlamak üzere yabancı telefon memurlarının yerini alacak 2000 telefoncunun dost Macaristan'dan getirilmesi, Padişah'ı, beraberindekileri ve Hassa Hazinesi'ni kor diplomatik üyeleriyle Eskişehir'e götürmek üzere trenler hazırlatılması gibi tedbirler göze çarpmaktaydı.

 

İngiliz ve Fransız savaş gemilerinin İstanbul önlerine gelmeleri, başkentin Eskişehir'e taşınması olasılıkları, İstanbul'daki elçiler arasında da heyecan yaratmaktan uzak kalmamıştı. Amerikan Elçisi H. Morgenthau hatıratında söz konusu gemilerin Boğazı geçerek İstanbul önlerine gelebileceklerine kordiplomatik üyelerinin kesin olarak inandıklarını yazmaktadır. Hatta Alman Elçisi'nin eşyalarından bir bölümünün, İran Elçisi'nin de arşivinin Amerikan Elçiliği'nde korunması için kendisine başvurduklarım da anlatmaktadır. Amerikan Elçisi bundan başka Türklerin İstanbul'u düşmanlarına bırakmaktansa taş taş üstünde bırakmayacak biçimde yakıp yıkmaya kararlı olduklarını, Hıris-tiyanları katliama uğratacaklarını yazdıktan birkaç sahife sonra, yazdıklarına kendisi de inanmamış olmalı ki, şunları eklemiştir: "Şu da var ki, İstanbul'un büyük çoğunluğu memleketi yöneten siyasal gangısterlerin kontrolünden kurtaracak olan uzlaşmacı devletler filolarının saldırısının başarısı için belki de dua ediyordu".

 

İstanbul, yerlisi yabancısı ile bu korkulu rüyayı yaşarken uzlaşma devletleri filoları Çanakkale Boğazı'nı geçmek için son şanslarını denemeye karar verdiler.

 


18 Mart Saldırısı

Saldırının yüksek komutası de Robeck'e verilmişti. De Robeck bir gün önce görevinden çekilmiş olan Amiral Garden'in planını uygulayacaktı.

 

Plan sade idi:

Amaç Boğazın iki kıyısındaki bataryaların susturulması, torpillerin ayıklanması, bu suretle açılacak yoldan filonun Boğazı geçmesine olanak sağlanmasından ibaretti. De Robeck bu planı başarıyla gerçekleştirmek için savaş gemilerini üç kümede savaş düzenine getirmiş bulunuyordu.

Birinci kümede Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve İnflexible bulunuyordu. Bunlar, güneye doğru sıralanmışlardı. Bu üç savaş gemisinin sahra bataryalarına karşı güvenlikleri kuzey kanatta Prince George ve güney kanatta Triumph tarafından sağlanacaktı.

 

İkinci küme Amiral Guepratte komutasında şu dört Fransız zırhlısından kurulmuştu: Suffren, Bouvet, Goulois ve Charlemag-ne. ilk ikisini Boğazın Anadolu kıyılarını, diğer ikisi de Rumeli kıyılarını döveceklerdi.

 

Üçüncü küme, Irresistable, Albian, Vengeance, Swiftsure ve Magestic yedekte bırakılmışlardı. Üçüncü küme gemiler sırası gelince ikinci kümenin yerini alacaklardı. Son olarak Cormvallis, Canapus, Dorthmouth ve Dublin kurvazörleri geliyordu. Bunlardan ilk ikisinin görevi mayın taramak, diğer ikisinin de aşırma atış yapmak suretiyle sahra bataryalarını arkadan vurmaktı.

 

Dünyada topraklarında güneşin batmadığı iki büyük imparatorluğun meydana getirdiği bu kudretli ve haşmetli savaş gücüne insan gücü ile karşı gelinemeyeceği konusunda İngiliz ve Fransız denizcilerinde genel bir kanı doğmuştu. 18 Mart saat 10:58'de yukarıda işaret edilen savaş düzenini almış olan armada da ilk bombardıman için şu surette görev bölümü yapılmıştı:

 

Queen Elizabeth, Anadolu yakasında bulunan Hamidiye I ve Çimenlik tabyalarını, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible ise Boğazın Rumeli yakasındaki Yıldız, Mecidiye, Hamidiye II ve Namazgah tabyalarını ateş altına alacaklardı467. Düşman armadası büyük saldırışa geçeceği sırada Türk bölgesi savunma karargahında durum şöyleydi: Karargah Komutanı Albay Cevat, 18 Mart, tan önce Bozcaada'da düşman savaş gemilerinin toplanmakta olduğunu haber almıştı. 18 Mart sabahı da bir araştırıcı uçağımız Bozcaada'da büyük bir kaynaşma olduğunun haberini getirmişti. Ne var ki, komutanlık bu haberleri büyük bir saldırının ilk işaretleri olarak kabul etmedi. O kadar etmedi ki, Komutan Albay Cevat, 18 Mart sabahı karargahtan ayrılıp Kirte'deki birlikleri teftişe gitmiş ve ancak 16:30'da karargaha dönebilmişti. Bu nedenle savaşı Kurmay Binbaşı Selahattin Adil (Paşa) yönetmişti. Savaş sırasında yanında bulunmuş olan yardımcıları Kurmay Kolağası Osman Zati ile Yüzbaşı Hamdi'dir468. Bu kısa açıklama da göstermektedir ki, 18 Mart saldırısı bir baskın biçiminde başlamıştır. Bununla beraber Türk savunucuları ne armadanın kudret ve haşmetinden ne de baskınla başlayan saldırıdan kuşkulanmamışlardı. Savaşın başlayacağı sırada Bölge Savunma Karargahı'nda konuk olarak bulunan Sedat (Paşa) duygularını şöyle anlatmaktadır:

 

"Hepimizde bir heyecan vardı. Görevden sorumlu olanlarla benim gibi rastlantı olarak bu deniz savaşını görmek için fırsat bulanlar için bu heyecan kuşku yok ki farklıdır. Duygularım şöyleydi: Sanki çok sevinçli ve önceden müjdelenmiş bir sonucu beklerken duyulan heyecanları yaşadım".

 

Saldırı

Yukarıda işaret edilen birinci küme ile kendilerine hedef olarak gösterilmiş olan tabyaları arasında düello saat 11:15'de başlıyor. Queen Elizabeth, ağır toplarıyla uzak mesafeden ilkin Çimenlik'e sonra Çanakkale şehrine, daha sonra da Hamidiye Tabyası'na ateş ediyor. Çimenlik'e iki isabet oluyor. Çanakkale'de yangın çıkıyor. Hamidiye'de yıkıntı meydana geliyor.

 

Saat 11:35'te Lord Nelson, Rumeli yakasındaki Hamidiye II Tabyası'na; Prince George ve Triumph, Mesudiye, Yıldız ve Dardonos tabyalarına ateş açıyorlar. Fakat zırhlıların büyük şikayeti bu tabyalardan olmaktan çok, görünmeyen ve göründüğü anda hızla yer değiştiren sahra bataryalarındandı.

 

12:30'da Amiral de Robeck Fransız gemilerinden kurulmuş olan ikinci küme gemilerine kıyılara yaklaşarak, yakın mesafeden bombardımanı sürdürmeleri emrini veriyor. Bunlar Erenköy hizasında duran İngiliz gemileri arasından geçerek kıyıya 400 metre kadar yaklaşıyorlar. Bütün ağır toplarıyla Rumeli yakasında Kilitbahir ile Mesudiye tabyaları, Anadolu yakasında da Dardanos ile Beyaztepe mevkilerini ateşe tutuyorlar. Büyük Armada Boğazın en dar yeri olan Kilitbahir ile Çanakkale arasına yönelmişti. Buraya gelmeden önce birkaç gemi feda edileceği de hesaba katılmıştı. Bu kayıpları karşılıksız olmayacaktı. Boğaz geçilip İstanbul alınmakla, Türkiye ile müttefiklerinin bağlantısı kesilecekti, çember içine alınan Avusturya ile Almanya da pes demek zorunda kalacaklardı. Sözün kısası savaşın sonu muhteşem armadanın birkaç kilometre daha ilerlemesine bağlı kalmıştı. Tarihsel Fransız cesareti ile İngiliz soğukkanlılığı Türk'ün alçak gönüllü kahramanlığı karşısında bu daracık yerde bir sınav verecekti. Deniz savaşının en bunalımlı anı iki taraf için de gelip çatmıştı. Dünya bu olaya kadar Türkleri fetihler savaşlarında tanımıştı. Yurt savunmasında ise güçlerinin neye yettiğini ilk kez hecelemeye başlayacaklardı.

 

Tabiat Türklerle beraberdi. Güneş, yüzen çelik kalelere hedeflerini göstermemek için gemi bacalarından ve top ateşlerinden meydana gelen duman perdesi arkasına çekilmişti. Kıyılar boyunca sıralanmış olan obüs bataryalarını düşman gözünden saklıyordu. Türk Savunma Komutanlığı düşman zırhlılarının merkez bataryalarına 14 kilometre kadar yaklaşması üzerine bu bataryalar tarafından da ateş emri verildi. Türklerin ağır toplarıyla obüslerinin ateşi düşman üzerine şaşırtıcı bir etki yapmaktaydı. Kaptan köprüsünden isabet alan Inflexible'de yangın çıkmıştı. Alevlerin yaralıların bulunduğu yere ulaşması olasılığı baş gösterince gemiye geri dönme emri verildi. Bouvet'de de almış olduğu isabetten dolayı yangın başlamıştı. Geminin toplarının yarısı kullanılmaz duruma gelmişti. Bir çeyrek saatte 14 isabet alan Suffren hemen hemen savaş dışı edilmişti. Ne var ki, bu arada da Çanakkale'de başlamış olan yangın genişlemiş, Dardanos, Namazgah ve Hamidiye bataryaları, Fransız gemilerinin ateşi karşısında susmuştu. Deniz ile kara arasındaki büyük düelloda taraflar ağır yaralar almışlardı. Fakat henüz yere düşen yoktu.


Fransız gemilerinin yıprandığını gören de Robeck geri dönmelerini ve üçüncü küme gemileri ile yedeklere onların yerini almaları emrini veriyor. Saat 13:34. Ne varki, Boğazdan çıkmak girmek kadar kolay değildi. Bouvet dönüş manevrası yaparken bir mayına çarparak bir buçuk dakikada 700 kadar mevcudu ile sulara gömülüyor. 5 subayla 51 er ancak kurtarılıyor. Bu kurtarma işine girişmiş olan Gaulois zırhlısıda iki ağır top mermisi ile yaralanıp su almaya başlayınca diğer iki Fransız gemisinin yardımı ile savaş yerini terk ediyor. Fransızlar, tümden yok olmamak için savaş yerinden çekilmek zorundadır. Ve şimdi Türklerle İngilizler karşı karşıya geliyorlar.

Bouvet'in batması Galois'in yaralanması ve tüm Fransız gemilerinin geri çekilmesi Türklerin moralini yükseltiyor. Saat ikiden sonra savaş 6 İngiliz zırhlısı ile bataryalar arasında tekrar başlıyor. Bir aralık Dardanos Bataryasının susması Türk Komuta Karargahı'nda kuşku yaratıyor. Bu suskunluğun Batarya Komutanı Hasan ve gözetleme subayı Mersuf efendilerin şehit olmaları nedeniyle olduğunun anlaşılmasıyla alınan tedbirler sayesinde Dardanos 10 dakika sonra yeniden ateşe başlıyor.

15:15'te Irresistable zırhlısı Beyaz Tepe hizasında bir torpilo çarparak yan yatmaya başlıyor. Makinaları su ile boğulmuştur. Hareket edemiyor. Ocean zırıhlısı imdadına koşuyor. Onu geriye çekmek istiyor. Fakat akıntı iki gemiyi Anadolu kıyısına doğru sürüklüyor. Ocean da Bouvet'in batmakta olduğu yerde bir mayına çarpıyor, iki yaralı gemi Türk topçusunun ateşi altında. Gemiler boşaltılarak kendi hallerine bırakılıyor. Bu gemiler Çanakkale Savaşı'nın son kılavuzları oluyor. Amiral de Robeck saat 17'de muhteşem armadadan geri kalan zırhlılara dönüş emrini veriyor. Çanakkale maçının denizde oynayan ilk yarısı Ingiliz-Fransız karmasının yenilgisi ve Türklerin yenmesi ile son buluyor. Muhteşem armada kalıntısının geri çekilişini kıyıda izleyen Mehmetçikler heyecandan ortaya fırlayıp "yuha! yuha!" diye bağırıyorlardı.

 

İki Tarafın Kaybı

18 Mart'ta Boğazı geçmek için 12 büyük zırhlı savaşa katılmıştı. Diğer gemilerden her biri de az çok isabet almıştı. Osmanlı kaybına gelince: Bataryalardan hepsi isabet almıştı. Boğazın girişindekiler susturulmuştu. İç bataryalardan da çok veya az yaralananlar olmuştu. 176 toptan 8'i kullanılamayacak duruma gelmişti, insan kaybı 40 ölü ve 74 yaralıdan ibaretti. Yaralılarıma 18'i Alman'dı.

 

İki tarafında sahip bulundukları savaş güçlerine göre kayıplar önemli sayılamazdı, İngiliz ve Fransız İmparatorlukları engin servet kaynaklarına sahiptiler. Batan ve yaralanan gemilerinin yerlerine kolaylıkla başkalarını koyabilirlerdi. Ne var ki, bu iki devletin moral kayıpları hiçbir suretle giderilemeyecek kadar ağırdı. Aşağıdaki satırlar bu moral çöküntünün üzerine yeterince fikir verecek niteliktedir:

 

"Türklerin Avrupa'daki günlerinin sayılı olduğu herkesçe bilinmekteydi. Ne var ki, bu işin pek güçlükle vukuua geleceğini ve Türklerin insanüstü bir kahramanlık ve fedakarlık göstereceklerini de kimse inkar edemezdi. Çanakkale'de iki İngiliz ve bir Fransız zırhlısının batırıldığını ve birçoklarının da mermi vuruşlarıyla yaralandıklarını 19 Mart sabahı okuduğumuz zaman herkes yıldırımla vurulmuşa döndü".

 

Yıldırımla vurulmuşa dönenler arasında gururu en çok kırılan İngilizlerdi. Yüzyıllardır yenilmez diye ün kazanan denizlerin egemen gücünü temsil eden muhteşem armadalarının ününe gölge düşmüştü.

 

Türklerin uğradığı nesnel kayıplara karşılık moral kazançları büyüktü. Aylardan beri İstanbul'da kuşku içinde yaşayan Türkler için Çanakkale deniz zaferi, kurtuluş anlamını taşıyordu. Türklerin İngiliz donanması için kökleşmiş bir hayranlığı vardı. Bu donanmayı, yüz gerisi dönmeye zorlamanın büyük heyecanını duymaları doğaldı. 18 Mart akşamı İstanbul ve zafer haberinin ulaştığı bütün Türk şehirlerinde, kasabalarında ve köylerinde evler bayraklarla süslenmiş, aydınlatılmış ve şenlik yapılmıştı.   Çanakkale   deniz  zaferinin  dünyada  mevcut  diğer Müslüman ülkelerinde de etkisi görüldü. Sömürge yaşamı süren Müslüman ve hatta Müslüman olmayan halklarda bu zaferi kendi kurtuluşları için değerli bir örnek gibi kabul eder oldular.

 

Çanakkale deniz yenilgisinin altında kalmak istemeyen ve olumsuz etkisini her ne bahasına olursa olsun silmek isteyen uzlaşma devletleri, talihlerini bu kez de İstanbul'u almak için kara yolundan giderek denemeye karar verdiler. Bu yolun Gelibolu Yarımadası'ndan geçtiğini düşündüler ve kara ordularını oraya çıkartmakla ilgili işe giriştiler.

 

KARA HAREKÂTI

Çanakkale Kara Savaşları (Nisan-Aralık)

18 Mart yenilgisinin Londra ile Paris'te hayret arar, .çantası ve şaşkınlık yaratması normaldi. Ne var ki, bu yenilgi Çanakkale'yi geçme girişiminden kesin olarak vazgeçme anlamında alınmamıştı. Amiral de Robeck 18 Mart'ta başına gelenlerin hikayesini bir telgrafla Londra'ya bildirmiş, fakat tel yazısının sonunda da savaşa devam kararını şu satırlarla belirtmişti: "Batmış olan ve yaralı bulunan gemilerin dışında kalan gemilerle donanma savaşa derhal girmeye hazırdır. Fakat bunun için saldırı planını almak ve yüzen torpillerin hakkından gelmek olanağını bulmak gerekir"471. Başvekil, Savaş Komitesi, Deniz Bakanlığı, Amirallik, Savaş Komisyonu üyeleri de sonuna kadar savaşmak düşüncesindeydiler. Fransız Deniz Bakanı da aynı düşüncede olduğunu bildirmişti. 18 Mart deniz savaşında uğranılan kayıpların kendisinden gizli tutulmadığından, İngiliz kamuoyu da Boğaz saldırılarına devam edilmesinden yanaydı. Bu doğrultuda çalışmalarda bulunması için Amiral de Robeck'e gerekli talimat verildi.

Amiral de Robeck yukarıda işaret edilen telgrafında Çanakkale Boğazı'nı geçmek için donanmanın yeni bir saldırıya hazır olduğunu bildirirken kara kuvvetleri tarafından desteklenmesinden söz açmamıştı. Bu kuvvetlerin Çanakkale önüne kadar gelebilmiş olanlarca destekleneceğini doğal sayıyordu. Ne var ki günler geçtikçe Amiralin kara kuvvetleriyle işbirliği hakkındaki düşüncesinde de bir değişiklik meydana geldi. Artık kara kuvvetlerinin (çıkartma ordusu) bir bölümünce değil, tümü tarafından desteklenme gerekli görüyordu. Kara kuvvetleriyse henüz böyle bir destekleme için hazır değildi. Kuvvet Komutanı lan Hamilton ve kurmay heyeti, 17 Mart'ta Çanakkale'ye gelmiş ve 18 Mart trajedisinin seyircisi olmuştu. Bu sırada İngiltere' den Çanakkale doğrultusunda yola çıkan askerler 22 gemiye dağılmış bulunuyordu. Derhal bir çıkartma düşünülerek gemilere bindirilmemişlerdi. Kaldı ki çoğu bir askeri eğitimden de geçmek zorundaydı. Çıkartma kuvvetlerinin araç-gereç ve silahlarıda diğer gemilere sistemsiz bir biçimde yükletilmişti. Bütün bunlardan başka kara kuvveti ile donanma arasında ortak savaş hareketleri sırasında yapılacak işbölümü esasları ve ayrıntıları henüz saptanamamıştı. Bu durumda Hamilton'un kurmay heyetinin verdiği karar şu oldu: "Bir saldırının geç yapılmasından doğacak olan tehlikeler ne olursa olsun, bu saldırının acele ve hazırlıksız olarak yapılmasından meydana gelecek tehlikelerden yine de hafiftir". 22 Mart'ta Hamilton'la de Robeck arasında kurmay heyetlerinin üyelerinin de bulunduğu bir konferansta şu iki Önemli karara varıldı: Birinci karar, deniz saldırısı yerine kara ordusunun genel saldırısı ile Çanakkale sorununu çözmek, ikinci karar, bu ordunun gelmiş olan ve gelmekte bulunan kuvvetlerini iskenderiye'ye göndermek, orada bir çıkartma gücü olarak hazırlamak ve eğitmek. Bu esnada Yüksek Genelkurmay da bir kısım birliklerin desteklemesi ile donanmanın Çanakkale Boğazı'nı geçmek üzere ikinci bir girişim yapmasına karşı çıkmıştı. Bütün bu olayların etkisiyle donanma ile kara ordusunun Çanakkale' ye karşı savaşta görevleri değişik bir biçim almıştı. Donanmanın Boğazı geçmek için yapacağı ikinci bir denemesinin ordu tarafından desteklenmesine karşılık, ordunun Gelibolu Yarımadası'na yapacağı bir çıkartma hareketinin donanma tarafından desteklenmesi daha uygun görülmüştü. Bu nedenledir ki, 18 Mart saldırısı bir daha tekrarlanmayarak tarihte teksel bir olay olarak kalacaktır. Gelibolu'ya kara kuvvetleri çıkarılması için de 14 Nisan tarihi kabul edilmişti.

İzmir Bombardımanı

izmir bombardımanı Gelibolu çıkartması ile yakından ilgili olmamakla beraber onunla bağlantılı bazı yönleri vardır. Bombardımanın genel nedenleri arasında Doğu Akdeniz'de Uzlaşma Devletleri donanma ve taşıtlarının güvenliğini sağlamak gelir. İzmir Limanı bu bölgedeki hareketleri gözetebilecek bir mevkide idi. Akdeniz'e gelebilecek Alman denizaltıları için de ideal bir yuvalanma merkezi olabilirdi. İzmir İstanbul'dan sonra Türkiye'nin en büyük kentiydi. Ticaret bakımından önemi ondan da fazlaydı. Çanakkale deniz savaşının sarpa sardığı sırada Türklerin dikkatini İzmir'e çevirmek ve oradaki kuvvetlerinden bir kısmını çekmelerini sağlamak için de bombardıman gerekli görülmüştü. 22 Mart'ta Çanakkale'nin deniz kuvvetleriyle zorlanmasından vazgeçilerek Gelibolu'ya çıkartma için karar verilmesi üzerine de bu çıkartmayı gizlemek ve Türkleri Gelibolu'dan uzak yerde oyalamak gereği de İzmir bombardımanının önemini arttırmıştı.

 

İngiliz Amirallik Dairesi, 2 Mart'ta Suriye kıyılarını gözetlemek görevini Euryalus sancak gemisinde bulunan Amiral Piers'e verdi. Kendisine Çanakkale önlerindeki İngiliz savaş gemilerinden katılacak iki gemi ile İzmir Limanı'nı denizaltılarına yuva olabilecek nitelikten yoksun edecek surette bombardıman edilip tahrip etmesini emretti. Şu noktaya parmak basmak gerekirki, bombardıman amacı İzmir'i işgal etmek olmayıp, zararsız duruma getirmekten ibaretti.


Bombardıman 5 Mart'ta başlayıp 9 Mart'a kadar sürdü. İlk günlerde zırhlıların uzun menzilli ateşlerine İzmir kaleleri top menzilleri kısa olduğu için karşı ateş açamadılar. Bu arada düşman torpil tarama gemileri torpil tarlalarının ayıklanmasına gayret ettilersede kıyı bataryaları buna olanak bırakmadılar. Kalelerin susturulduğunu sanan İngiliz Amirali, İzmir Valisi ile bir anlaşmaya varmak için görüşmelere girişti. Amerikan Konso-losu'nun aracılığı ile yapılan görüşmelerde İngilizler, İstanbul'un yakında düşüneceğini, boş yere kan dökülmesine meydan vermemek için de İzmir'deki askeri tesislerin tamamen tahribi, deniz taşıt araçlarının da kendilerine teslim edilmesini istediler. İzmir Valisi Rahmi Bey istekleri geri çevirince, görüşmeler için kabul edilmiş olan silah bırakışması da 13 Mart'ta son buldu. İngiliz Amirali torpil tarlaları temizlenmedikçe İzmir Limanı'na girip kenti teslim olmaya zorlayamayacağım anlamıştı. Çanakkale seferi de başlamak üzere olduğu için Amiral, bombardımana devam etmekte bir fayda görmeyerek yüzgeri dönmeye mecbur kaldı. Bundan sonra Mart ayının sonlarına doğru yapılan bombardımandan da bir sonuç çıkmadı.

 

Kazanmaktan Yana Çabalar

Gelibolu'ya çıkarma kararından sonra İngilte’re ile Fransa, İstanbul sorunu nedeniyle sarsıntı geçiren Rus dostluğunu kuvvetlendirmeye giriştiler. Ayrıca Yunanistan ve İtalya'yı kendi saflarında savaşa sokmak için harcamakta bulundukları gayreti artırdılar.

 

Rus İstekleri

Boğazlar ile İstanbul üzerinde tarihsel ve siyasal Rus istekleri Çanakkale deniz savaşı sırasında bunalımlı bir aşamaya girmişti. Savaşın başarı ile sonuçlanacağı sanıldığı için Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılması için de zaman gelip çatmış demekti. 14 Mart'ta bir Rus gazetesi "İstanbul ve Boğazlar" başlığı altında bu yerlerin Rus olması gereğinden söz ettikten sonra, Fransa da Boğazların tarafsızlığı ile ilgili yayınlardan şikayet etmekteydi. Fransa'nın Rus isteklerini karşılıksız onaylaması söz konusu olamazdı. Paris Hükümeti, İstanbul'a ilişkin Rus isteklerinin tanınmasına karşılık Sen Petersburg Hükümeti'nden Fransız isteklerinin kabul edilmesini istemişti. İstek, İskenderun Körfezi bölgesi ile birlikte Suriye'nin ve Toros Dağlarına kadar Adana bölgesinin Fransız İmparatorluğu sınırları içinde tanınmasından ibaretti. İki tarafın birbirlerinin isteklerini kabul etmesiyle aralarındaki dostluğa gölge düşmesi önlenmiş olacaktı. Rus istekleri daha önce İngiliz Hükümeti'nce de dudak arası bir muvaffakat biçiminde onaylanmıştı. 23 Mart'tan sonra da Fransa ile İngiltere arasında da Osmanlı İmparatorluğu'nun Asya'daki topraklarının bölüşülmesi için görüşmelere Londra'da başlanmıştı.

 

Yunanistan ile Anlaşma Deneyimi

Anlaşmacı devletler, Çanakkale çıkartması arifesinde Yunanistan'ı kendi taraflarına çekmeyi bir kez daha denediler. Yunanistan hem Akdeniz memleketi hem de Balkan memleketiydi. Kendisinden Türklere karşı Adalar Denizi'nden yapılacak hareketlerde yararlanılabilineceği gibi Avusturya'ya karşı, Sırbistan'a yardım olanağı sağlamak konusunda da yararlanmak olasıydı. Bundan başka hâlâ yansızlıklarını korumakta olan Bulgaristan ile Romanya' nın da savaşa dost olarak girmeleri için hırslarını kabartabilirdi.


Yunanistan, sömürgeleri yönünden birer Akdeniz memleketi olan Fransa ve İngiltere ile Türklere karşı anlaşmaya eğilimli idi. Büyük ülküsü, Doğu Trakya ve Batı Anadolu'da yayılmaktı, İngiliz ve Fransız yardımı olmadan bu ülkü doğrultusunda genişlemesi olanaksızdı. Ne var ki, böyle bir genişleme Balkan devletlerinin, özellikle Bulgaristan'ın çıkarları ile çelişmekteydi. Bulgaristan'a Batı Trakya'da bir tavizat sağlanmadıkça, Yunanistan'ın genişleme siyaseti çizmesi ve izlemesi hiç de kolay değildi.

 

Böyle olduğu halde uzlaşmacı devletlerin Çanakkale deniz savaşları sırasında Yunanistan'ın ayranı kabarmıştı. Venizelos, Türklerin bütün varlıkları ile İngiltere, Fransa ve Rusya'ya karşı giriştiği savaşta Yunanistan'ın seyirci durumunda kalmasını anlamsız buluyordu. Kararsız bulunan devlet adamlarını savaş yanlısı yapmak için uydurduğu propaganda tezi şu idi.

 

"Türkler Trakya'da kendilerine bırakılmış olan topraklarda ve Anadolu'da yaşamakta olan Rumları yok etmeye eğilimli görünüyorlar". Yunan kamuoyu ve ordu Venizelos'tan yanaydı. Hatta Yunan Genelkurmayı bir aralık Gelibolu Yarımadası'na baskın ile bir çıkartma yapma düşüncesine bile kapıldı. Uzlaşma Devletleri, savaşa girmesi halinde Yunanistan'a Batı Anadolu'da geniş topraklar vaad ettiler. Bulgaristan yönünden emin olmak içinde ona Vardar bölgesinde yayılabilmesi için Sırbistan'ın fedakarlık yapması sağlanacak, Yunanistan da Kavala'yı Bulgarlara bırakmakla karşı fedakarlıkta bulunacaktı. Buna karşılık da Türkiye'deki Rumlar kurtulmuş olacaktı. Venizelos, Krala bu önerileri kabul ettirmeye çalıştı. O, Türkiye’den elde edilecek toprakları 125.000 kilometre kare olarak hesaplıyordu. Bu topraklar Güney Anadolu'da Fenike'den başlayan, kuzeyde de Afyon Karahisar ve Kütahya'dan geçip Marmara'ya veya hiç olmazsa Edremit Körfezi'ne ulaşan bir hattın batısında kalan topraklardı. Venizelos'un bu kazancın sağlanması için Balkan Devletleri nezdindeki girişimi olumlu bir sonuç vermedi. Romanya kendi geleceği için kuşkulu olduğundan tarafsızlıktan ayrılmayı uygun görmedi. Bulgaristan kendisine Makedonya verilmedikçe herhangi bir anlaşmaya yanaşamayacağını hatırlattı.

 

3 Mart'ta İngilizlerin İzmir'i bombardıman etmeye başlama¬ları Yunanistan'ı savaşa girmek için kamçılayan önemli bir olaydı. Haçlı zihniyeti bu kez kabardıkça kabardı: İstanbul üzerine yürüneceğine artık kuşku yoktu. İstanbul deyince de akla Aya-sofya geliyordu. Hıristiyan devletler ailesi, Bulgaristan, Yunanis¬tan, Romanya, Rusya, Fransa, İngiltere, Ayasofya'yı kurtarmak için birlikte yürümeliydiler479. Fakat din ve mezheplerin ulusal çıkarların üstünde yer almış olduğu devirler geçmişti. Rusya, Yu¬nan bayrağının İstanbul'da görünmesini istemiyordu. Yunanis¬tan'ın Uzlaşma Devletleri'nin safında yer almasına karşı direndi.

 

Türklerin 18 Mart Çanakkale zaferi, Yunanistan'da da sersemletici bir hava yarattı. Büyük ülkü balonu bir daha patladı. Venizelos şöhretinden kaybetti. Savaşa girmemekte direndiği için Krala hayır dualar edildi. Venizelos Çanakkale bozgunundan meydana gelen kötümser havayı hafifletmek için "İngilizlerin katıldıkları bütün savaşlarda böyle olur. Genellikle muharebeleri kaybederler. Fakat sonunda harbi kazanırlar" dediyse de bu esprisi başvekillikten çekilmesini önleyemedi.

 

Zaimis başkanlığında kurulan yeni hükümet uzlaşma devletlerine karşı oyalayıcı bir siyasa izledi. Hükümeti savaşa girmek için önerilerini şu noktalarda toplamaktaydı: Yunanistan, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması amacıyla savaşa girmeye hazırdı. Ancak bunun için karada ve adalardaki topraklarının bütünlügünün sağlanması, Batı Anadolu'dan yukarıda sözü geçen Fenike ile Edremit hattının batısında kalan toprakların ve ayrıca 12 Ada'nın kendisine vaad edilmesi, İstanbul'un özerk bir yönetime kavuşturulması veya başka bir devletin egemenliğine verilmesi halinde oradaki Rumların dinsel ve kültürel imtiyazlarının devamının temini kabul edilmelidir.

 

Uzlaşma devletleri, Osmanlı İmparatorluğu'nun dağılması konusunda henüz kesin bir karara varmamışlardı. Bundan başka, bir yandan Bulgaristan'ın, öte yandan da İtalya'nın savaşa girmeleri için görüşmeler yapmaktaydılar. Yunan isteklerini kabul etmeleri halinde görüşmelerde hareket serbestliğini kaybetmiş olacaklardı. Kaldıki bu sıralarda Yunanistan'ın istekleri kabul edilse bile savaşa girmesini olanaksız yapan bir olay meydana gelmiş bulunuyordu. Alman İmparatoru II. Giyom (Wilhelm) Yunanistan Sarayı'na gönderdiği bir telgrafta Krakovi önünde Ruslara karşı kesin bir zafer kazandığını, 700.000 Rus erinin esir düştüğünü belirttikten sonra "Bana el kaldıracak olanların vay haline" demekteydi. Bu suretle uzlaşma devletleri 25 Nisan'da imzaladıkları bir antlaşma ile Yunanistan olmaksızın sadece İtalyanları yedeğe alarak Gelibolu çıkarmasına girişeceklerdi.


İtalya ile Anlaşma

Yunanistan'ı savaşa sürüklemeye muvaffak olamayan İngiltere ve Fransa, İtalya’yı kazanmak için çalışmalarını artırdılar. Savaş başlangıcında İtalya tarafsızlığını duyurmuştu (2 Ağustos 1914). Gerçi İtalya'nın Almanya ve Avusturya ile bir dostluk antlaşması vardı. Fakat bunun koşulları savaşa girmesini gerektirmiyordu. Kaldı ki kamuoyu da savaşa girilmesinden yana değildi. Her şeyden Önce İtalyan ordusu henüz büyük bir savaşa girecek durumda bulunmuyordu. Trablusgarp Savaşı'nda güçsüzlüğü anlaşılmıştı. Uzun sürecek bir savaş için yoksun bulunduğu savaş araç ve gereçlerini sağlayacak savaş endüstrisi de İtalya'da gelişmemişti. Bütün bunlardan başka İtalya, Akdeniz'de Fransa ve İngiltere'ye karşı savaşmakla bir kazanç sağlamak ümidini de beslemiyordu.

 

İtalya'nın ulusal birliğinin tamamlanması, güvenliğinin sağlanması, sömürge imparatorluğunun genişlemesi, Antlaşma Devletlerinden çok Uzlaşma Devletleri safında bulunmasını gerektirmekteydi, italyan çoğunluğunun oturduğu Adriyatik üzerindeki Trento ve Triesete bölgesi Avusturya - Macaristan İmparatorluğu'nun hakimiyeti altında bulunuyordu, İtalya, çizmesinin güvenliği için Istry, Fiume ve Dalmaçyayı'da jeolojik, coğrafya ve tarihsel nedenlere dayanarak istiyordu. Balkanlarda da Avusturya'nın yayılmasına karşıttı. Emperyalist emellerinin yayılma alanı Doğu Akdeniz'di. Oniki Ada üzerinde ve Güney Anadolu'da egemenliğinin ve nüfuzunun tanınmasını istiyordu. Üçlü Antlaşma Devletleri'nin yenilmesi ve Afrika'daki Alman sömürgelerinin paylaşılması halinde kendisine düşecek hisse karşılığında Trablusgarp ve Somali yönünden imparatorluğun şuurlarını genişletmek olanağı vardı.

 

Bu istekler Üçlü Uzlaşma Devletlerini, özellikle Rusya'yı kuşkulandırmıyor değildi. Fakat ortada henüz alınmış, yenilmiş bir şey yoktu. Kaldı ki istenen toprakların hiçbirisi doğrudan doğruya kendisinde değildi. Bu nedenledir ki, Londra'da başlayan görüşmeler, hararetli pazarlıklardan sonra Fiume dışında kalan İtalyan isteklerinin genellikle kabul edilmesiyle ve Londra Antlaşması'nın imzalanmasıyla sonuçlandı.

 

Londra Antlaşması

Londra Antlaşması 25 Nisan 1915'te, yani Fransız ve İngiliz kuvvetlerinin Gelibolu ya çıkarıldığı gün imzalandı. Bu antlaşmanın Osmanlı imparatorluğu ile ilgili hükümleri şu suretle özetlenebilir:

 

''Trablusgarp üzerinde Padişah'ın sahip olmaya devam ettiği hak ve imtiyazlar İtalyanlara geçecek, 12 Ada üzerinde de İtalyanların egemenliği tanınacaktır (Madde 8,10).

Üçlü Antlaşma Devletleri, İtalya'nın Akdeniz'in siyasal dengesi ile ilgili olduğunu onaylarlar. Türkiye'nin Asya'daki topraklarının paylaşılması halinde İtalyanların Antalya iline yakın olan Akdeniz bölgesinden hakkınca bir pay almasını genel olarak kabul ederler.

 

Bu savaş sırasında uzlaşma devletleri yukarıda söz konusu toprakları işgal ederlerse yine yukarıda sözü geçen İtalyan hissesi ayrılacak ve İtalyanların buraya yerleşme hakkı olacaktır.

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğü devam ettiği ve bu topraklar üzerinde büyük devletlerin çıkar bölgelerinde değişiklik yapıldığı takdirde, italyan çıkarları da göz önünde tutulacaktır."

 

italya Londra Antlaşması ile kendisine tanınan hakları çantada keklik bilerek 20 Ağustos'ta Osmanlı Devleti'ne savaş açacaktır.

 

Ermeni Ayaklanması
Uzlaşma Devletlerinin Gelibolu Yarımadasına çıkarma yapacakları günlerde, Doğu Anadolu da Ermenilerin ayaklanması acaba ne anlam taşır? Bu bir rastlantı mıdır? Yoksa İngiltere'nin ve Rusya'nın ustaca bir tertibi mi... Bilindiği gibi, Ermeni sorunu "Şark Meselesi'nin bir bölümüdür
. Çeşitli aşamaları vardır. Birinci Dünya Savaşı'nda bu sorun yeni bir karakter kazanmıştır. Ermeniler için Osmanlı egemenliğinden kurtulma anlamını taşır. Üçlü Uzlaşma Devletleri için Ermenileri kullanarak bir savaş yaratmak ve Türkleri arkadan vurmaktan başka bir anlam taşımaz. Türklere göre ise Ermeni ayaklanmaları, devletin varlığını tehlikeye düşüren, bastırılması bir nefis savunması zorunluğu yaratan niteliktedir.

 

Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine Rus Çarı Rus Er-menilerine hitaplı bir bildiri yayınlamıştı. Bu bildiride harekete geçme zamanının gelmiş olduğunu işaret eden Çar, şöyle demekteydi: "Geleneksel bağlılıklar bu önemli günlerde de üzerinize düşen görevi yerine getireceğinizin garantisidir". Bu sırada Ermeni İhtilal Komiteleri de savaş amaçlarını açığa vuruyorlardı. Taşnakitsyun Komitesi, Rus Ermenilerinin Osmanlı Ermenileri için savaşacağını açıklıyordu483. Hınçak Komitesi'nin Paris Merkezi, Osmanlı Ermenileri ile ilgili karar suretini "Yaşasın Ermenistan" diye bitiriyordu.

 

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni komiteleri liderleri ise ittihat ve Terakki Hükümeti'nin savaşta işbirliği yapmak konusundaki önerisini açıkça reddediyorlardı. Komitelerin denetimi altında bulunan Osmanlı Ermenileri, isteseler de istemeseler de devlete karşı ayaklanmak durumundaydılar. Ermeni komiteleri yurdun çeşitli bölgelerinde ufak çapta çete olayları düzenlemekle işe başladılar. Büyük ve sistemli hareketler için ise İngiltere ve Rusya'nın emrini beklemekteydiler. Nisan ortalarında (1915) Gelibolu'ya asker çıkartılmasından on gün önce bu emir verildi.

 

Nisan'ın 15'inde Van'da, ayrıca 17'sinde Sason'da, 18'inde Bitlis'te Ermeniler ayaklandılar. Sason'da memur ve jandarmalar Öldürüldü. 20 Nisan günü Van'ın içinde büyük Ermeni ayaklanması başladı. Ermeniler karakollara ve Türk evlerine saldırdılar. Banka ve Düyun-i Umumiyye Dairesi, Postahane gibi binaları yaktılar.

 

Ayaklanma bastırılamadı. Rusların Ermenilerle bağıntı kurup beraber hareket etmeleri, Gelibolu'ya çıkartma yapılması, Türklerin durumunu çok güçleştirmiş bulunuyordu. Uzlaşmacı devletlerin de zaten Ermenilerden beklediği bu idi. 16/17 Nisan gecesi Van Rusların eline geçti. Van bundan sonra birkaç kez Türklerle Ermeniler ve onları destekleyen Ruslar arasında el değiştirdi.

 

Ermeni ayaklanmalarının yurdun güvenliğini tehlikeye düşüren bir düzeye yükselmesi karşısında hükümetçe tedbir alınması gerekti. Mayıs sonlarında Dahiliye Nezareti'nin önerisi üzerine çıkarılan bir kararname ile savaş bölgeleri dolaylarında oturan Ermenilerin düşman ile işbirliği yaparak Türk ordusuna karşı koymalarını, halka saldırıp cinayetler işleyip yağmalar yapmalarını önlemek amacıyla bir kısım Ermenilerin savaş yerlerinden uzaklaştırılması uygun görülmüştü. Bu suretle Van, Bitlis ve Erzurum vilayetleri ile Güneydoğu Anadolu vilayetleri ve sancak merkezlerinin dışında kalan bölgelerden ve özellikle köylerden alınan Ermeniler, Halep ve Suriye vilayetlerinin bazı bölgelerine zorunlu göçe tabi tutulmuşlardı486. Sözü geçen kararnamede köy ve kasabalardan göçtürülen Ermenilerin mal ve can güvenliklerinin sağlanması, yolculuklarının kolay geçmesi ve gönderildikleri yerlerde yerleştirilmelerine itina gösterilmesi de önemle belirtilmişti487. Şurası da işaret edilmelidir ki, zorunlu göç bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Tercan, Eğin, Samsun, Adana'daki Ermeniler zorunlu göç dışında tutulmuşlardı. İstanbul'da ise 77.835 Ermeni'den ancak 235'i ayaklanma nedeniyle tutuklanmıştır, İzmir'e gelince 20.000 Ermeni'den sürgüne gönderilen olmamıştır.

 

Zorunlu göç nedeniyle bazı bölgelerde Ermenilerin silahlı direnmesi yüzünden olaylar çıkmış, yollarda asayişsizlik ve hastalık sebebiyle kayıplar olmuştur. Fakat Talat Paşa'nın da dediği gibi, bu söylentilerde son derece abartmalar olmuştur. Türkleri az tanıyan batı kamuoyu, onlara karşı kışkırtılmak istenmiştir. Sürgün olayına soykırım görüntüsü verilmiştir. Yayınlarda bu iddialara yer vermek suretiyle dünya gürültüye boğulmuştur.


Rum ve Ermenilerin yayınları yanında İngiliz propaganda servisi tarafından yapılmış olan yayınlar özellikle dikkat çekicidir. Bunlar arasında en önemlisi 1916 yılında Osmanlı Imparatorluğu'nda, 1915-16 yıllarında Ermenilere yapılan muamele üzerinedir. Bu yapıtın ilk kez 1916 yılında basılmış olması manalıdır. Bir yıl önce anlaşma devletleri kara ordularının Gelibolu Yarımadası üzerinden İstanbul'a yürümeleri girişimi bozgunla sonuçlanmıştı. Daha sonra bir İngiliz ordusu Kutul Amara'da esir edilmişti. Bütün bunlardan önemli olan Alman denizaltılarıyla İngiltere'yi abluka altına alma işlemi başlamıştı. İngiltere için Amerika'yı savaşa sokmak bir hayat sorunu olmuştu. Amerikan kamuoyunu bu doğrultuda etkilemek için Amerikan idealizmini araç gibi kullanmak gerekiyordu. İngiltere bu bakımdan Ermeni soykırımı efsanesini uydurup propagandası için maharetle kullanmıştır. İngiliz propagandasının olmamışı olmuş gibi gösteren veyahut olayları bire on ölçüsünde şişirip yayan mahareti, harp sonrasında ve özellikle ikinci Dünya Savaşı arifesinde açıklanmıştır489. Ne var ki, savaş sırasında insanların çok duygulu olmaları dolayısıyla bu propaganda, etkisini yapmıştı, izlerini silmekse kolay olmayacaktır.

 

Türklerin Savunma Hazırlıkları

18 Mart Zaferi Türk kamuoyunun moralini yükseltmişti. Ne var ki gelecek için kuşku, sürüp gitmekteydi. Bir atalarsözü "Türk gibi başlamak, İngiliz gibi bitirmek" demektedir. Türk Genelkurmayı'nda İngilizlerin Çanakkale üzerinde yeni bir girişimde bulunacakları düşüncesi egemendi. Ordunun haber alma servislerine gelen bilgiler de bu düşünceyi kuvvetlendirmekteydi. Atina'dan gelen haberler İngiliz subaylarının Yunanlılardan peşin para ile mavuna, salapurya ve iskele yapmaya elverişli araçlar satın almakta olduğunu anlatıyordu. Mısır'da ve Kahire'de de önemli sayıda İngiliz kuvvetlerinin devamlı olarak talim gördükleri, 18 Mart'tan sonra da Midilli ve İmroz'da yığınaklar yapıldığı öğrenilmişti. Başkent'te Çanakkale'ye bir çıkartma yapılacağı ve bu kez İstanbul üzerine karadan yürüneceği kesinlikle ön görülüyordu. Dolayısıyla Çanakkale'yi savunmak için yeni tedbirlere başvuruldu.

 

Bu tedbirlerden ilki Çanakkale'yi savunmakla görevli V. Ordu'nun kurulmasıydı. 18 Mart zaferinden bir hafta sonra, bu ordunun komutanlığına atanan Liman Paşa (Liman von Sandres) 25 Mart akşamı İstanbul'dan hareketle 26 Mart sabahı Gelibolu'daki karargahına gelip, ordunun komutasını eline aldı. V. Ordu bu sırada iki kolorduyu kapsamaktaydı. Bunlar 3. ve 2. Kolordulardı (sonradan bunlara 15. Kolordu eklenmiştir). 3. Kolordu 7, 9 ve 19 sayılı tümenlerden; 2 Kolordu 4. ve 5. tümenlerden, sonradan kurulduğu işaret edilen 15. Kolordu ise 3 ve 11. tümenlerden kurulmuştu. (Bir tümen 9-12 tabur, bir tabur ise 800 ile 1000 kişiyi kapsamaktadır).

 

Kuvvetlerin Dağılımı

Liman Paşa'nın bu kuvvetleri elverişli bir surette kullanması için herşeyden önce düşmanın çıkarma yapabileceği yeri veya yerleri gidermesi gerekiyordu. Teknik bakımdan Boğazın iki tarafındaki kıyılara çıkartma yapılması olanaksız değildi. Fakat önemli olan düşmanın netice almak üzere büyük kuvvetler çıkarabileceği bölgeyi bulmaktı. Bu konuda Liman Paşa duraksamalar geçirdi. Boğazın iki yanına çıkartma yapma olanağı vardı.  Sahillerin uzunluğu çıkartmada güçlü donanmanın oynayacağı rol açısından dikkatin bir tek noktaya toplanmasını engelliyordu. Sonunda şu bölgeleri, çıkartmayı mümkün gördüğü bölgeler olarak saptadı:

 

1. Anadolu tarafında Bandırmamdan Kumla'ya kadar olan bölge.
2. Gelibolu Yarımadası'nın batı kıyılarında Boğaza giriş yerinden, Saroz Körfezi'ne kadar olan bölge.
3. Saroz Körfezi'nde özellikle Bolayır berzahı bölgesi.
Savunma kuvvetlerinin yerleştirilmesi bu esasa göre yapıldı. Çıkartmadan bir gün gün önce durum şöyle idi: Birinci Bölge, Albay Neber'in komutasında 15. Kolordu tarafından savunulacaktı, ikinci ve Üçüncü Bölgelerin savunulması ile Esat Paşa görevlendirilmişti. Düşmanın çıkartma yapacağı umulan bu geniş bölgenin savunma alt kademeleri de şöyleydi:


1. Yarımada kıyılarının savunması Sami Bey komutasında 9. Tümen tarafından yapılacaktı. Tümenin büyük kuvvetleri Maydos'taydı.
2. Bolayır berzahı ile Saros Körfezi savunmasına 5. Tümen memur edilmişti. Tümenin büyük kuvvetleri Kavak'ta bulunuyordu. Gelibolu'da Remzi Bey'in komutasındaki 7. Tümen, 5. Tümeni desteklemekle görevlendirilmişti.
3. Boğazın Avrupa yakasındaki tüm kuvvetler, yedeği olmak üzere Mustafa Kemal komutasında 19. Tümene ayrılmıştı. Bu tümen Maydos'un kuzeybatısında mevzilenmişti.

 

Savunma Tertipleri

Çıkartma bölgesinin saptanmasındaki kararsızlık, ordu komutanlığım tümenlerini dağıtmak zorunda bırakmıştı. Kıyı bölgelerinde hafif öncü kuvvetleri bırakılmış ve tümenlerin ağır kuvvetleri arka taraflarda toplu bir durumda bulundurulmuştu. Bu kuvvetlerin bir çıkartma halinde çıkartma yerine yetişerek, düşmanı bir karşı saldırıyla denize dökmesi ilkesi kabul edilmişti.

 

Sözü edilen savunma tertipleri dört hafta gibi kısa bir zamanda alınmıştı. Ne var ki, savunmanın nesnel yönü tamamlanmamıştı. Savaşın başlangıcından bu yana topçu cephanesi sıkıntısı çekilmekteydi. Cephanenin istanbul'dan tedarikine olasılık bulunmadığından Almanya'dan getirilmesine kalkışıldı. Savunma araç ve gereçleri de pek azdı. Şahıslara ait tahta ve tellere el konuldu. Düşmanın çıkabileceği yerlere tel örgüler gerildi. Çok dağınık bulunan kuvvetlerin sırasında bir yerden diğer bir yere kolayca ulaşabilmesi için zamanın el verdiği ölçüde yol yapıldı. Çünkü yarımadada patika ve keçi yollarından başkaca faydalanılacak yol yoktu. Ordunun emrinde gözetleme görevini yerine getirecek tek uçak bulunmamaktaydı.

 

Savunma tertiplerinin araç ve gereç eksikliğini tamamlamak, Türk askerinin moral gücüne düşüyordu. Ordunun komuta ve subay kadrosu genç, bilgili ve imanlıydı. Daha sonraları Bağımsızlık Savaşı'nda da büyük görevlerde bulunacak olan tümen ve tugay komutanlarından Kemalettin Sami (Paşa) 31, izzettin (Çalışlar Paşa) 33, Refet (Bele, Paşa) 34, Fevzi (Çakmak, Paşa) 39 yaşlarındaydılar. Tarihe Anafartalar Kahramanı olarak adı geçecek olan 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal (Paşa) 34 yaşındaydı492. Bu genç komutanların içinde Harp Okulu mezunu olmayan yoktu. Çoğu kurmay idiler ve en az bir yabancı dil bilmekteydiler. Askerlerin komutanlarına tam bir güveni vardı. Güçlü bir düşmanla savaşacaklarından gururluydular. Savaşın yurt ve ulus için önemini de kavramış bulunuyorlardı. Çanakkale Savaşı ile bir imparatorluğun savaşlar zinciri kopmuş ve yurt savunması devri açılmış oluyordu.

 

"Savunma tertiplerinde de doldurulamayacak tek boşluk düşman saldırısının yapılacağı günün kestirilememesindeydi. Haber alma servisimiz fena işlemekteydi. Düşmanın hareketlerini ancak vakit geçtikten sonra öğreniyorduk. Nitekim düşman Mısır' dan gelirken biz girmekte olduğu haberini almıştık. Çıkartma için Boğaz önüne geldiğinde ise Mısır'a vardığının haberini almıştık. Dolayısıyla 24 Nisan'da bir saldırı olacağını da hiç beklemiyorduk".

 

Düşman Saldırı Kolları

Uzlaşma devletleri arasında Çanakkale'ye ikinci bir saldırı üzerinde tam bir anlaşmaya varılmıştı. Fakat bu saldırıda orduyla donanma arasındaki işbirliği konusunda kesin bir anlaşmaya varmak kolay olmadı. Amiral de Robeck başlangıçta filonun tek başına Boğazı geçmeye girişebileceğini Londra'ya bildirdiği halde, sonradan fikrini değiştirmişti. Bataryaların filonun ateşi ile susturulamayacağını öne sürerek, bunların kara kuvvetleri tarafından tahrip edilmedikçe Boğazı geçemeyeceğini belirtmişti. Amiralin bu düşüncesi bir uçak aracılığıyla yapılan keşif sonucuyla desteklenmişti. 18 Mart'tan önce ve sonra Boğazın kapısındaki Hamidiye Tabyası günlerce bombardıman edilmişti. O kadar ki, askeri mantık yönünden taş üstünde taş kalmaması ve hiçbir canlının orada barınamaması gerekirdi. Oysaki keşif sonucunda çok az bir zarar görülmüş olduğu ve toplardan yalnız bir tekinin tahrip edildiği anlaşılmıştı. Kara Kuvvetleri Komutanı Hamilton Gelibolu Yarımadası'nı istila edip, İstanbul üzerine yürümek sorumluluğunu kabul etmekteydi. Ne var ki, bu işte donanmanın yardımcısı olarak ikinci planda kalmış olmak istemiyordu. Çıkartmanın ve savaşın yönetimi kara kuvvetlerine ait olmalı ve donanma kendisine bu girişimde yardımcı olmalıydı. Nitekim öyle de oldu.

 

Çanakkale üzerine saldırı için hazırlanıp General Hamilton' un komutasına verilmiş olan birlikler şöyle kümelenmişti494:
1. Deniz Tümeni: Mevcudu 10.000 kişi, General Paris komutasında,
2. 29. Yaya Tümeni: Mevcudu 18.000 kişi, General H. Neston komutasında,
3. Anzak Kolordusu: Mevcudu 35.000 kişi, General Birdwood komutasında,
4. Fransız Tümeni: Mevcudu 17.000 kişi, General Amode komutasında.

 

Bu kuvvetlerin tümü 80.000 kadardı. Toplarının sayısı da 150' ye ulaşmaktaydı. Ayrıca Rusların da Karadeniz Boğazı yönünden 47.000 kişilik bir kuvvet ve 120 top ile saldırıya geçeceği hesaplanmıştı495 (Ne var ki Ruslar böyle bir saldırıya girişmemişlerdir). Taşıt gemilerinin sayısı 108'i buluyordu. Amiral de Robeck komutasındaki donanmaya gelince, İngiliz kuvveti olarak 15 zırhlı, 9 kruvazör, 30 kontr torpito, 33 mayın tarama gemisi ve 8 şallopeden ibaretti. Fransız deniz kuvvetleri de 5 savaş gemisi ile 2 kontr torpito, Rus kuvvetleriyse 1 kruvazörden ibaretti.

 

Saldırı Kuvvetlerinin Değeri

Kara Kuvvetlerinin değeri ile ilgili olarak bir gözlemci şöyle demektedir: "Ordumuz gelişigüzel toplanmış bir insan kümesi değildir. Kuruluş bakımından gerçekten şahane vasfına layıktır. Ve ancak İngiltere İmparatorluğu'dur ki, dünyanın her bir köşesinden böyle bir kuvvet çıkarabilir. Eski devirlerde hiçbir memleket yoktur ki, savaş alanına Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar ve Tasmanyalılardan oluşmuş düzgün bir askeri kuvvet gönderebilmiş olsun. Sözü geçen erler, mevcut yapısı yönünden bu ana kadar dünyada görmüş olduğum askerlerin en seçkinidir. Dev yapılı... bir pehlivan gibi gürbüz ve cüsselidirler. Bu son Haçlı Savaşı için buraya getirilmiş olan bu asker kümesi gerçekten aynı cinsten değildi. Yukarıda söylediğim çıkışlı askerlerden başka Hintliler, Fransızlar, Kuzey Afrikalılar, Senegalliler ve sömürgelerden gelmiş olanlar da vardı496." Yazar savaş gemileri üzerine de ayrıntılı bilgiler verdikten sonra şöyle demektedir: "Bu çeşitli cinsten çok sayıda gemiden kurulmuş bir filodur. Dünyanın her bir köşesinden Gelibolu Yarımadası ile İstanbul'a Haçlıları taşımak üzere buraya toplanmış olan taşıt gemilerine ne demeli!."

 

Saldırı kuvvetleri Çanakkale Savaşlarına hazırlanmak üzere Mısır'da ve Kıbrıs'ta özel eğitim görmüşlerdi. Ayrıca moralman desteklenmelerine de önem verilmişti. Kendilerinde Türklerin insanlıktan nasibi bulunmadığı, barbar oldukları duygusu kökleştirilmek istenmişti. Yapacakları savaşın Türklere karşı II. yüzyıl sonunda başlamış olan Haçlı seferleri silsilesinin son halkası olduğu, bu savaşta Viyana'dan Kudüs'e kadar uzanan alanda yüzyıllar boyunca öldürülmüş olan Hıristiyanların intikamının alınacağı düşüncesi de telkin edilmişti.

 

Amaç ve Plan

Bu suretle yetiştirilmiş olan kara ve deniz kuvvetlerinin başlıca amacı her şeyden önce Gelibolu Yarımadası'na egemen olmaktı. Bu suretle İstanbul yolu açılmış olacak ve açılınca da filo Boğazı geçecek ve İstanbul üzerine seyredecekti. Ordunun bir kısmı Gelibolu Yarımadası'nı elinde tutmakta devam ederek, filonun arkasından çelik kapıların kapanmasına engel olacak ve lağım döşenmesine meydan vermeyecekti. Diğer kısmı İstanbul üzerine yürüyecekti. Ordu ile donanmanın ortak hareket planı bu yön göz önünde tutularak hazırlanmıştı.

 

Karaya Çıkartma Planı

Çıkartma planı güçlükle hazırlanmıştı. General Hamilton daha Londra'dan Çanakkale'ye hareketi esnasında kötümserliğe kapılmıştı. 18 Mart trajedisini gördükten sonra bu kötümserliği artmıştı. Planına son şeklini vermeden önce düşüncelerini öğrenmek istediği tümen komutanları da çıkartma konusunda cesaret kırıcı fikirler öne sürmüşlerdi. Filonun yüksek subayları arasında da bu olumsuz düşüncede olanlar vardı. Fakat Harbiye ve Bahriye nazırları çıkartma konusunda olumsuz söz dinlemek istemiyorlardı. Planın hazırlanışı sırasında kötümserlik ortadan kalktı veya kalkmış göründü. Sonunda ayrıntıları karmaşık olmakla beraber temeli sade olan şu plan meydana geldi:

 

Çıkartmada donanma ile ilişki kurmak esası kabul edildiğinden Hamilton, üç çıkartma yeri seçmişti. Bu yerlerden her birine yapılacak çıkartma, donanma kümeleri tarafından korunacaktı. Birinci çıkartma yeri Seddülbahir'di. 29. Tümen buraya çıkarılacaktı, ikinci çıkartma yeri, Kabatepe'nin kuzeyi idi. Buraya Anzak Birlikleri çıkarılacaktı. Bu çıkartmalarda geliştirilecek hareketlerde iki hedef gözetiliyordu. Birincisi Seddülbahir ile Kabatepe arasındaki Türk kuvvetlerinin kuşatılıp savaş dışı bırakılmasıydı. ikincisi de Boğazda Kilitbahire kadar ilerleyip filoya Boğazı açmaktı. Üçüncü çıkartma yeri Anadolu kıyısında Kumkale idi. Fransız birliklerinin çıkartılacağı bu yerdeki savaştan kesin bir sonuç beklenmemekteydi. Bu daha çok Türkleri şaşırtmak için özellikle Anadolu yakasından Rumeli yakasına kuvvet çekmelerini önlemek amacıyla düşünülmüştü.

 

Planın başarısını gölgelendirecek çeşitli engeller mevcuttu. Çıkartma komutanlığının Gelibolu Yarımadasındaki Türk kuvvetleri ve savunma tertipleri üzerine sağlam bilgisi yoktu. Yarımadanın doğal engebelerini gösteren ayrıntılı haritalar da mevcut değildi. Çıkartma yapılacak arazide yol ve su durumu da bilinmiyordu. General Hamilton ve yardımcıları çıkartmanın baskın biçiminde yapılabileceğinden de ümit kesmişlerdi. Hamilton her ne kadar çıkartmanın geceyarısmdan sonra başlamasını istemişse de Donanma Yüksek Komuta Heyeti, plajların iyi bilinmemesinden ötürü çıkartmanın şafakla başlamasını daha elverişli görmüştü. Ordu ve donanma da bu plana göre hazırlanacak, çıkartma ve saldırının ilk 24 saatinde olumlu veya olumsuz sonuç kendini gösterecekti.

 

Çıkartma

23 Nisan akşamı Mondros'ta toplanmış olan çıkartma filosu Boğaz doğrultusunda harekete geçti. Bir İngiliz gözlemcisine göre "... Gemiler o kadar çoktu ki kuvvetli bir dürbün ile saymaktan bile insan yorulurdu. Diğer savaş alanlarından alınıp buraya toplanan bütün gemiler, bir tek amaç için toplanmıştı. Bu amaç belki de Hıristiyanlık aleminin Osmanlı Türklerine karşı yapabileceği son Haçlı seferleriydi498." Gemiler, gece yarısı sularında çıkartma bölgelerinin karşısına gelmişlerdi. 25 Nisan sabahı saat 4:20'de çıkartma başladı. 4:25'te ilk tüfek sesi Türklerin doğrultusundan geldi. Çanakkale kara savaşları başlamıştı. Çıkartma yapılacak bölgeler şöyleydi:

1. Boğazın Anadolu kıyısında Kumkale dolaylarında Fransız çıkartması.


2. Gelibolu Yarımadası'nın batı kıyısında Arıburnu bölgesinde Anzak kuvvetleri çıkartması.
3. Yarımada'nın güneyinde Seddülbahir bölgesinde İngiliz çıkartması.

 

Çıkartmanın başlangıcında General Hamilton'un şu bildirisi askerlere okunmuştu:

 

"Fransız ve İngiliz Askerleri:
Modern tarihte örneği bulunmayan bir olay başlangıcındayız. Düşmanlarımızın alınmaz diye duyurdukları mevziler karşısında denizci arkadaşlarımızın yardımı ile çıkartma yapmamız gerekiyor. Tanrının ve donanmanın yardımıyla çıkartma başarıyla sonuçlanacak, mevziler saldırı ile alınacak ve savaşın mutlu sonucuna doğru bir adım daha atılmış olunacaktır. Bütün dünya başarılarımızı izleyecektir. Kazanmak üzere memur edildiğimiz büyük savaşlar için ehliyetimizin delilini göstermemiz söz konusudur."

 

Kumkale Çıkartması

Bu çıkartma Hamilton'un planında önceden de işaret edildiği gibi kesin bir sonuçla yapılmıyordu. Amaç, Türk Savunma Komutanlığı'nı ana çıkartma bölgesi hakkında şaşırtmak ve Türk kuvvetlerini dağınık tutmaktan ibaretti. Bu maksatla ve savaş gemilerinin şiddetli koruma ateşleri gölgesinde Fransız birliği Kumkale'nin kuzeyinde karaya çıkarıldı500. Çıkarılan birlikler 4 tabur yaya, biraz topçu ile yardımcı sınıf askerlerinden kurulmuştu. Fransız birliğine karşı 3. Tümen Komutanlığınca hazırlanıp yönetilen bir gece saldırısıysa onları başarısızlığa sürükledi. 26 Nisan sabahı yapılan gündüz saldırısı da Fransız birliğini çok sarstı. Ancak savaş gemilerinin yardımı ile teslim olmaktan kurtuldu. Aynı günün akşamı, gece karanlığından faydalanan Fransızlar, işgal etmiş oldukları bölgeden çekildiler. Çok kısa sürmesine rağmen Kum-kale Savaşı iki tarafa da pahalıya mal oldu. Türkler 1700'den, Fransızlar ise 200'den fazla kayıp verdiler. Kumkale zaferinden sağlanan kazanç, Anadolu yakasındaki Türk kuvvetlerinin serbest kalması ve bir bölümünün de Gelibolu'ya taşınması olanağının doğmuş olmasıdır.

25 NİSAN 1915

Müttefik Devletler Donanması’nın 18 Mart 1915’de Çanakkale Boğazı’na karşı giriştiği birleşik deniz harekatının başarısızlıkla sonuçlanmasından sonra, General Hamilton Lord Kitchener’e, donanmanın desteğinde yapılacak ortak bir kara harekatı olmadan, güçlü Türk savunmasının kırılıp, Boğaz’ın donanmayla geçilmesinin olanaksız olduğunu bildirir. Gerçi Kitchener ve Özellikle Churchill, işin başından beri yalnız denizden zorlanarak ve donanmayla bu girişimin başarıyla yapılabileceğini savunuyorlardı. Ancak, 18 mart Deniz Harekatının olumsuz sonuçlarını değerlendirdikten sonra, Hamilton’un görüşlerini benimserler.

5. Ordu'nun Dağılımı

 

 Müttefiklerin Genel Çıkarma Planı

 

General Hamilton 25 Nisan 1915 günü, iki İngiliz ve bir Fransız tümeni ile, bir Hint tugayını Seddülbahir bölgesine, iki tümenden oluşan Anzak Kolordusu’nu da, ikinci derecede tuttuğu Karatepe bölgesine çıkarmayı planlamıştır. Bu planın nasıl uygulanacağı yukarıda özetlenmiştir.

Aynı tarihte, Gelibolu’daki Türk kuvvetleri ise, 3 üncü ve 16 ıncı Kolorduların yanısıra 6 tümen, süvari tugayı ve bağımsız taburlardan oluşuyordu. Daha sonra, savaşın gelişme süreci içinde yapılan gerekli kıta kaydırmalarıyla, toplam tümen sayısı 16 ya çıkartılacaktır.

                                           Gelibolu Yarımada'sı sahili

 

25 Nisan çıkarmasından yaklaşık bir ay önce, Gelibolu’da bulunan 5. Kolordu komutanlığına atanan Mareşal Liman von Sanders’in düşüncesine göre, müttefikler çıkarmayı Saros Körfezi’ne yapacaklardır. Bu nedenle de kendisi, birliklerin çoğunu Saros Körfezi ile Anafartalar bölgesinde; bir tümeni Seddülbahir bölgesinde ve iki tümenli 15nci Kolorduyu da, anadolu yakasında tutmayı uygun bulmuştur. Ayrıca savunma amacıyla kıyının belli noktalarında gözetleme ve koruma birlikleri bulundurulacak, asıl kuvvetler ise geride yedekte tutulacaktı. Aslında Liman von Sanders’in bu savunma planına Türk komutanlar karşıydılar. Onlara göre, düşman en zayıf ve kritik anları olan çıkarma sırasında kıyıda karşılanırsa, ilerlemesi önlenebilecekti. Mareşalin gelmesinden önce hazırlanan türk savunma tedbirleri de böyleydi. Ancak, uygulamaya konulan, ordu komutanı Liman von Sanders’in planıdır. Daha sonra çıkarma başlayınca, komutanların aldıkları ek önlem ve hazırlıklar sayesindedir ki , çıkarılan ilk düşman birlikleri kıyıda karşılanacak ve fazla ilerlemeye fırsat bulamadan, 3-4 kilometrelik bir ilerlemeden sonra savaş bitene kadar, bulundukları yerde çakılıp kalacaklardır.

ARIBURNU MUHAREBELERİ

25 Nisan sabahı Anadolu yakasına Fransz çıkartması başlamazdan önce, Anzak adıyla anılan Avustralya ve Yeni Zelanda tümenlerinden kurulu ordu, Arıburnu bölgesinde karaya çıkmaya başladı. Karşılarında Yarbay Mustafa Kemal (Atatürk) komutasında 19. Tümen bulunuyordu501. Tümen komutanı ilk çıkartma haberi üzerine bütün birlikleri harekete hazır duruma getirmekle beraber, bağlı bulunduğu kolordudan herhangi bir talimat gelmediğinden beklemek zorunda kaldı. Düşmanın Kabatepe gerisindeki sırtları sarmakta olduğunu öğrenmesi üzerine komutan, sorumluluğu üzerine alarak bir kısım kuvvetleriyle Kocaçimen Tepesi'ne yöneldi. Bir birliğimizin Conk Bayırı'na çıktığım Öğrenince oraya koştu. Cephanesi kalmadığından "Düşmandan kaçılmaz!" diyerek askerlere süngü taktırtıp mevzi aldırdı. Düşman da mevziye girdi. Bu suretle kazanılan an Mustafa Kemal'in yaşamında olduğu kadar Çanakkale Savaşı'nın kaderinde de önemli rol oynadı. Bu müddet içinde Mustafa Kemal istirahat için geride bırakmış olduğu kuvveti getirterek düşmana saldırdı ve onu yapışmış olduğu sırttan geri attı. Bu suretle ne Liman Paşa'nın ne de Cevat Paşa'nın stratejik önemini kavrayamamış oldukları Yarımada'nın güney kısmının anahtarı olan Conkbayırı ile Sarıbayır düşman eline geçmekten kurtulmuş oldu. İngilizler buralara yerleşmiş olsalardı, Türklerin savunma sistemi çökecek, bu çöküş ile belki de düşman çıkarması ve savaşın sonu da hızlanmış olacaktı. Düşman söz konusu saldırıyı takiben denize dökülemedi. Fakat Yarımada'nın boşaltılmasına kadar sürecek müddet zarfında savaş gemilerinin korunmasının yapılacağı dar bölgeye sıkıştırılmış oldu. Bu bölgede başlayan mevzi savaşı arasıra iki taraf kuvvetlerinin saldırıya geçmeleriyle noktalanıyordu. 6 Mayıs'ta Türk kuvvetlerinin İngilizleri denize dökmek için giriştikleri saldırı başarısızlıkla sonuçlanınca, burada tekrar mevzi savaşlara dönüldü.

Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu’ndaki Anzak Kolordusunun Nisan’da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde’ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı.

25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu’nun 1. Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00’te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır. 

Anzak Koyu

Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı’da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı’na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür.

O anı Mustafa Kemal, Ruşen Eşref Ünaydın ile yaptığı görüşme sırasında şöyle anlatmaktadır.

“...Bu esnada Conkbayırının güneyindeki 261 rakımlı tepeden sahilin gözetleme ve korunmasıyla görevli olarak orada bulunan bir müfreze askerin Conkbayırına doğru koşmakta, kaçmakta olduğunu gördüm... Bu askerlerin önüne kendim çıkarak: - Niçin kaçıyorsunuz ? dedim. - Efendim düşman dediler! - Nerede? - İşte! diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler. Gerçekten de düşmanın bir avcı kuvveti 261 rakımlı tepeye yaklaşmış ve tam bir serbestlik içinde ileriye doğru yürüyordu. Şimdi vaziyeti düşünün. Ben kuvvetleri (geride) bırakmışım, askerler on dakika istirahat etsin diye...Düşman da bu tepeye gelmiş...Demek ki düşman bana benim askerlerimden daha yakın! Ve düşman benim yere gelse kuvvetlerim çok kötü bir duruma düşecekti. O zaman artık bilemiyorum, bilinçli bir düşünme ile midir, yoksa önsezi ile midir, bilmiyorum. Kaçan askerlere: - Düşmandan kaçılmaz, dedim. - Cephanemiz kalmadı, dediler. - Cephaneniz yoksa süngünüz var,dedim. Ve bağırarak bunlara süngü taktırdım. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırına doğru ilerlemekte