|
İkinci Bayezid döneminden 16. yüzyılın sonuna kadar olan süre, Osmanlı
mimarisinin “Klasik Dönemi” olarak adlandırılır. II.Bayezid ile başlayan bu
döneme, aynı zamanda “Büyük Külliyeler Devri” de denilebilir.
Yıldız Demiriz
Osmanlı devleti, Fatih Sultan Mehmed’le birlikte imparatorluk niteliği
kazanmıştır. Erken dönemde de külliye sayısı hayli çok olmakla birlikte kent
planlamasına pek büyük katkıları yoktu. İstanbul’un başkent olmasıyla başlayan
dönemin bir ürünü olan Fatih Külliyesi, gerek büyüklüğü gerek planlamasındaki
düzenliliği, gerekse kentin dini ve kültürel merkezi oluşu ile Osmanlı
mimarisinde bir çığır açmıştır. Daha sonra II. Bayezid’in Edirne, Amasya ve
İstanbul’da yaptırdığı külliyeler, bu kentlerin Osmanlı kimliği kazanmasında
önemli rol oynamışlardır.
Edirne’deki 1488 tarihli Bayezid Külliyesi mimar Hayreddin’in eseridir.
Külliyesinin merkezinde tek kubbeli tipin anıtsal bir örneği olan cami yer
alır. Darüşıifa ve tıp medresesi ise öteki önemli birimlerdir. Caminin portali
cepheye hakim durumdadır. Mukarnaslı kavsaranın altında ise kitabe kuşağı yer
alır. Edirne Bayezid Camii oldukça yalın bir görünüşe sahiptir. Kubbeye geçişi
sağlayan bir eleman olan pandantiflerin çok aşağılara kadar inmesi, aslında
yüksek olan iç mekanda basık bir etki yaratmıştır. Caminin içinde de fazla
süsleme yoktur. Ancak, kapı ve pencere kanatları dönemin seçkin ürünleridir ve
ahşap işçiliğinin üstün kalitesini yansıtırlar. Darüşıifa ise külliyenin önemli
birimlerinden biridir. Altıgen planlı ana mekanda huzur verici bir atmosfer
vardır. Bu bölüm akıl ve sinir hastalarının toplu tedavisi için kullanılıyordu.
Burada müzikle tedavi uygulandığı bilinir. Avlunun çevresinde ise hasta ve
hekimler için odalar yer almaktadır. Hemen yanında da tıp medresesi bulunur.
İstanbul’daki IŞ. Bayezid Külliyesi de mimar Hayreddin’in eseridir. 1501
tarihli külliye, kentin geçirdiği değişikliklerden etkilenerek meydanın çeşitli
köşelerinde dağınık yapılar olarak kalmıştır. Cami, medrese, kervansaray,
türbeler ve sübyan mektebi gibi birimlerin birbiri ile bağıntısını anlamak,
bugün için bir hayli güçtür. Bayezid Camii’nde ortadaki büyük kubbe, ana eksen
üzerindeki iki yarım kubbe ile desteklenmiştir. Bu plan, daha önce
İstanbul’daki Ayasofya’da da uygulanmıştır. Ancak burada artık merkezi bir
mekan anlayışı söz konusudur. Mimar Sinan daha sonra bu plan şemasını
Süleymaniye Camii gibi çok önemli bir yapıda da kullanmıştır. 15. yüzyıldan bu
yana görülen şadırvanlı, revaklı iç avlu, bu dönemden başlayarak büyük camilerin
standart bir elemanı olarak karışmıza çıkmaktadır. Bu tür avlularda genellikle
son cemaat yerindekiler daha yüksek olmak kaydıyla sütunlara oturan kubbe ile
örtülü revaklar yer alır. Hemen dikkati çeken eleman ise camiye girişi sağlayan
ve artık klasik biçimini almış olan taç kapıdır.
Genellikle basık kemerli kapının yukarısında mukarnaslı bir kavsara yer alır.
Bu asıl portalin yanı sıra avluya üç taraftan girişi sağlayan taç kapılar da
vardır. Bu kapılarda ise renkli taş kakma süsleme hakimdir.
II. Bayezid döneminde, sultanın yanı sıra devlet ileri gelenleri de camiler
yaptırmıştır. Ancak bunların sultanların yaptırdığı ve “Selatin” adı verilen
camilerden belli farkları vardır. O kadar büyük boyutta olmadıkları gibi
minarelerinin sayısı da biri geçmez. Bu tür camilerden biri de Sultanahmet
yakınındaki Firuz Ağa Camii’dir. 1491 tarihli yapı, tek kubbeli namaz mekanı ve
üç gözlü, kubbeli son cemaat yeri ile tek kubbeli camilerin tipik bir
örneğidir.
İstanbul’da Çemberlitaş’ın hemen yanındaki Atik Ali Paşa Camii ise plan
açısından ilginçtir. Bu yapının planı bir bakıma Edirne’deki Üç şerefeli
Cami’nin planına benzer. Ortada kubbeli büyük bir mekan, yanlarda ikişer kubbe
ile örtülü bölümler yer almaktadır. Böylece enine gelişim gösteren bir
dikdörtgen oluşturulmuştur. Kubbeyi dört desteğin taşıması ve mihrap önündeki
yarım kubbe ile örtülü bölüm, yapının Üç şerefeli Cami’den ayrılan yanlarıdır.
16. yüzyılın ilk yarısında İstanbul-Bağdad yolu üzerinde, ordunun bir günlük
yürüyüş sonunda dinlendiği yerlerde “Menzil Külliyeleri” yapılıyordu. Bunlardan
biri de İstanbul’dan sonra ilk menzil olan Gebze’deki Çoban Mustafa Paşa
Külliyesi’dir. 1522’de yapımına başlayan külliye çevresinde bir kentleşmeyi
doğurmuştur. Yapının Mimar Sinan’ın eseri olduğu ileri sürülür. Ama böyle erken
bir tarihte henüz bu çaptaki eserleri görülmediği için ancak tamamlanmasında
bir süre çalışmış olabilir. Külliyenin tek kubbeli camii ise daha çok Memlük
tarzındaki taş süslemesi ile dikkati çeker. Bu malzemenin Mısır’dan getirildiği
ileri sürülür. Gerek içeride gerekse dışarıda kakma taş tekniğinde geometrik
süslemeler yer almaktadır.
İstanbul’daki Sultan Selim Külliyesi, Osmanlı mimarisinin klasik dönemdeki
gelişimini gösteren örneklerden biridir. Yavuz Sultan Selim döneminin sonlarına
ait olan yapının Kanuni tarafından babası için yaptırılmış olduğu kabul edilir.
Külliye, adını verdiği semtte, Çukurbostan diye bilinen açık Bizans sarnıcının
yanındadır. Külliyenin merkezini oluşturan cami, büyük kubbesi ile tek kubbeli
tipin anıtsal bir örneğidir. Bununla birlikte caminin iki yanında birer tabhane
yer alır. Bir tür misafirhane denilebilecek bu bölümler, eski dönemlerin
zaviyeli camilerindeki yan mekanların yerini tutmaktadır. Burada ise bu yan
bölümler, dört eyvan ve köşe odalarıyla başlıbaşına birer mimari
niteliğindedir. Portalin çevresinde yoğun taş süsleme bulunmaktadır. Burada
mukarnaslı kavsaranın yanı sıra yüzeysel kabartmalarla süslü duvar payesi, niş,
sütunçe gibi mimari süsleme elemanları karışımıza çıkar. Yapının tümü küfeki taşından
olmakla birlikte süslemenin yoğunlaştığı yerlerde beyaz Marmara mermeri
kullanılmıştır. Portal bu hali ile klasik Osmanlı taç kapısı konusunda genel
ilkelerin yerleşmeye başladığı dönemin bir ürünü olarak nitelenebilir. Yapının
avlusu da revağı ve şadırvanı ile klasik avlulara bir örnektir. Avluya bakan
pencere alınlıklarında yer alan renkli sır tekniğindeki çiniler bu türün güzel
örnekleri arasındadır. Çinilerin desenleri birbirinin eşi olmakla birlikte
renkleri farklıdır. Bu çinilerden rumi ve palmet denilen klasik motiflerin
yanında bitkisel süslemeye de yer verilmiştir. Caminin hemen arkasında yer alan
Yavuz Sultan Selim’in Türbesi ise sekizgen planı ve kubbesi ile tipik bir
Osmanlı türbesidir. Girişin iki yanındaki çini panolar adeta birer seccade
gibidir. Bunlar, dönemin renkli sır tekniğinin en seçkin örnekleridir. Aynı
yerdeki ikinci bir türbe ise “şehzadeler Türbesi” olarak bilinir. Bu türbede
başka bir yerde benzeri görülmeyen taş içine kakma altıgen çini panolar yer
alır.
Osmanlı mimarisinin klasik çağı “Mimar Sinan Dönemi” olarak da
adlandırılabilir. Sinan, İstanbul’da ilk külliyesini 1539’da Haseki Hürrem
Sultan için yapmıştır. Bu tarihten başlayarak 16. yüzyılın sonuna değin Osmanlı
mimarisine damgasını vuran bu büyük usta, her tür yapıda çeşitli plan tiplerini
ve örtü sistemlerini denemiştir. ılk anıtsal yapısı sayılabilecek olan 1548
tarihli şehzade Mehmed Külliyesi’nin camiinde, merkezi kub-benin çevresinde
dört yarım kubbe şemasını ele almıştır. Bu plan tipinde örtü sistemini taşıyıcı
elemanlarda denge sağlanmış, merkezi mekanda bir bütünlük yaratılmaya
çalışılmıştır. Ancak bu çapta bir kubbeyi taşımak için gerekli olan iri
payelerin arkasında kalan bölümlerin ana mekana yine de tam olarak katılamadığı
söylenebilir. Bu cami, genç bir şehzadenin anısına yapılmıştır. Belki de bu
nedenle taş süsleme ile hafif, adeta neşeli bir görünüş sağlanmaya
çalışılmıştır. Bu durum minare gövdelerinde daha iyi görülmektedir. Caminin
piramit biçimindeki ana kitlesine çeşitli yapı elemanları yoluyla bir hareket
getirilmiş, taş süsleme ise tüm sınırları belirleyici bir işlev kazanmıştır.
Caminin haziresindeki şehzade Sultan Mehmet Türbesi’nin dilimli kubbesi ve
renkli taş süslemeleri hareketli bir dış görünüm sunarlar. Türbenin çinileri
ise renkli sır tekniğinin Osmanlı sanatındaki son ve en zengin örnekleridir.
Geleneksel rumi ve hatai motifleri, geometrik desenler, yazı frizleri tüm
yüzeyleri kaplamaktadır. Bu çinilerde ayrıca natüralist süslemeye geçişin
habercilerini görmek de mümkündür.
Şehzade Camii ile aynı tarihe ait olan Üsküdar Mihrimah Sultan ya da öteki
adıyla ıskele Camii de Sinan’ın yarım kubbe denemelerinden biridir. Burada
topografik durumun zorlaması ile üç yarım kubbeli bir sistem uygulanmıştır.
Aynı nedenle revaklı avlu da yoktur. Revaklı avlunun yerini kısmen de olsa
ikinci bir son cemaat yeri durumundaki sakıf almıştır. Bu yapıda da mekan
bütünlüğü için arayışların başarı ile sürdüğü görülür. Camide pek az süsleme
vardır, çini ise hiç kullanılmamıştır. Ama pencerelerdeki renkli cam süslemenin
kısmen de olsa orijinal olduğu kabul edilir. Caminin pencereleri bu tür
süslemenin klasik dönemden kalma nadir örneklerindendir. Ayrıca camideki
kaliteli ahşap işçiliği de klasik dönemin seçkin ürünleridir.
Mimar Sinan’ın yarım kubbeli camileri arasında en başarılı olanı kuşkusuz
Süleymaniye Camii’dir. Cami aynı zamanda İstanbul’un en büyük külliyelerinden
birinin parçasıdır. Süleymaniye Külliyesi, gerek yapılarının çokluğu ve
kapladıkları alan, gerekse kentsel planlama açısından büyük önem taşır. Külliye
meyilli bir araziye yerleştirilmiş ama yine de simetri uygulanmıştır. Haliç
tarafından bakıldığında, yapıların yerleştirilmesindeki ustalık hemen ortaya
çıkar. Birbirinin görünüşünü kapamayan yapılar, ortadaki cami ile birlikte
tepenin eğimine uygun olarak kurulmuştur. Caminin genel kitlesi piramidal
olmakla birlikte küçük kubbeler, ağırlık kuleleri ve payandalarla çok çekici
bir hareket sağlanmıştır.
Süleymaniye Camii iki yarım kubbelidir. Eksen üzerindeki yarım kubbeler ana
kubbeyi desteklemekte, bu da yanlardaki küçük kubbeler ve kemerlerden oluşan
bir sistem ile dengelenmektedir. Bu şema Ayasofya modelini akla getirir. Ama
Ayasofya’da hiçbir zaman sağlanamamış olan statik denge, Süleymaniye
Camii’ndeki en başarılı özelliklerinden biridir. Bu arada, caminin büyük
depremler geçirmesine rağmen önemli bir hasara uğramadığını, oysa Ayasofya’nın
kubbesinde zaman zaman çökmeler ve büyük çatlamaların olduğunu da hatırlamak
gerekir.
Süleymaniye Camii, süslemeleri açısından yalın ve ağırbaşlı bir yapıdır. Kaliteli
taş süsleme, gerek mimarinin kendisinde gerekse mermer mihrap ve minberde
dikkati çeker. Kıble duvarının pencerelerindeki orijinal renkli camların bir
kısmı günümüze gelebilmiştir. Aynı duvarda çini de ölçülü bir biçimde
kullanılmıştır. Sıraltı tekniğinin erken örneklerinden olan çinilere mihrap
çevresinde rastlıyoruz. Bu çinilerde, 16. yüzyılın ikinci yarısında çok görülen
kabarık kırmızı renk ilk kez ortaya çıkmıştır.
Kanuni’nin türbesi de Süleymaniye Camii’nin haziresindedir. Sekizgen planlı türbe,
çevresindeki sütun dizisi ile öteki Osmanlı türbelerinden ayrılır. Kanuni’nin
eşi Hürrem Sultan’ın aynı yerdeki türbesinde belki de ilk kez olarak çinide
bahar açmış meyva ağacı motifi işlenmiştir.
Mimar Sinan bir yandan camilerde ideal mekan arayışını sürdürürken, bir yandan
da çeşitli plan tiplerini ele almıştır. Bunlar arasında geleneksel çok kubbeli
Ulu Cami tipi de vardır. Kaptan-ı Derya Piyale Paşa için İstanbul’da 1573’te
yaptığı cami de böyle bir denemenin ürünüdür. Piyale Paşa Camii’nin dikdörtgen
mekanı, iki sütuna oturan kemerler yardımıyla altı eşit kare bölüme ayrılarak
üstleri de birer kubbe ile örtülmüştür. şaşırtıcı bir dış görünüşe sahip olan
yapının tek minaresi girişin tam üzerinde yer alır. Burası bir minare için en
akla gelmeyecek yerlerdendir. Yanlarda da ne amaçla ve ne zaman yapıldığı
anlaşılamayan bölümler bulunmaktadır. Bu yapıda Ulu Cami tipinin eski
örneklerinde görülen ağır payelerin yerini sütunlar almıştır. Bu sütunlar
taşıdıkları kubbelere göre çok ince görünüşlü olmakla birlikte mekan
bütünlüğüne katkıda bulunmaktadırlar. Camide klasik dönemin nadir çini
mihraplarından biri karışmıza çıkar.
Mimar Sinan küçük ölçülerdeki yapılarda da çok başarılıdır. Üsküdar’daki şemsi
Paşa Külliyesi bunu kanıtlayan bir örnektir. Bir mimarın medrese, cami ve
türbeden oluşan külliyeyi dar bir alanda nasıl bu kadar olumlu biçimde
yerleştirebildiğine şaşmamak olanaksızdır. Bir yapının mütevazi ölçülerde
olması, hiçbir zaman sanatçının işi küçümsemesine neden olmamıştır.
Sinan’ın üzerinde önemle durduğu bir konu da kubbeyi altı ya da sekiz desteğe
oturtarak ideal merkezi mekanı elde etme arayışları olmuştur. Bu tür
çalışmaları çok sayıdadır. Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii’nde Edirne Üç
şerefeli Cami planını yineleyen Mimar Sinan, Kadırga’daki Sokollu Camii’nde ise
yaratıcı gücünü tüm açıklığıyla sergilemiştir. Yapının altı dayanağa oturan
kubbesi Sinan’ın en başarılı uygulamalarından biridir. Bu yapıda mekan
bütünlüğü de büyük ölçüde sağlanmıştır. Süslemede çini bolca kullanılmış ama
mimariyi ezecek boyuta ulaşmamıştır. Sokollu Camii, mimari-süsleme dengesi
açısından da çok başarılı bir örnektir.
Mimar Sinan sekiz dayanaklı camilerde ise kendi yarattığı bir formu
uygulamıştır. Kubbenin sekiz desteğe oturduğu Ulu Camii tipi yapılar, Türk
mimarisinde daha önce de uygulanmıştı. Ancak Mimar Sinan ile birlikte
yanlardaki yardımcı mekanlar önemini yitirmiş, ortadaki büyük kubbe hakim
duruma geçmiştir. 1558 tarihli Edirnekapı Mihrimah Camii bu tipin oldukça erken
bir örneğidir. Araziye de uyum sağlanmış olan bu camide, Sinan yarattığı mimari
ile yapının üstünde bulunduğu yüksek noktaya daha bir belirginlik
kazandırmıştır. Caminin dış görünümündeki ferahlık ise bir hanım için
yapıldığından olsa gerektir. Bu aydınlık ve ferah atmosfer yapının içinde de karışmıza
çıkar. Caminin iç mekanı aynı yıllara ait Süleymaniye Camii ile
karışlaştırılırsa fark daha iyi görülür.
1561 tarihli Eminönü Rüstem Paşa Camii’nde de sekiz dayanaklı kubbe sistemi
uygulanmıştır. Ama bu yapı, mimarisinden çok çinilerinin kalitesi ve zenginliği
ile tanınır. Yapının iç duvarlarının tümü sıraltı tekniğindeki çinilerle hiç
boı yer bırakılmamacasına doldurulmuştur. Bu çinilerde lale, bahar açmış meyva
ağacı motifleri dikkati çeker.
Edirne’deki Selimiye Camii Mimar Sinan’ın başarılı sanat yaşamını noktalar.
1575 tarihli yapı kentin yüksekçe bir yerindedir. Günümüzde ise kent tarafından
daha iyi görünebilmesi için önüne bir meydan açılmıştır. Selimiye Camii’nin
kubbesi de sekiz dayanağa oturtulmuştur. Bu yapıda mekanın hemen hemen tümü tek
bir kubbe altında toplanmıştır. Bu örneğe, Osmanlı mimarisindeki en görkemli
kubbe denilebilir. Selimiye Camii, merkezi mekanın en başarılı örneklerinden
biri olarak dünya mimarlık tarihi literatürüne geçmiştir. Yapı yalnız Türk
mimarisinin değil, dünya mimarisinin de baş yapıtlarından biridir. Caminin
içinde ferah ve aydınlık bir atmosfer vardır. Süslemesinde ise kalem işleri ve
çiniler başta gelir. Portaldeki taş süsleme, aynı zamanda mihrap ve minberde de
kullanılmıştır. Çinilerde aşırıya kaçmamaya özen gösterilmiştir. En güzel
örnekler hünkar mahfilinde görülür. Tüm Osmanlı sanatında meyvalı bir elma
ağacı da yalnızca burada bir çini panoya konu olmuştur.
Selimime Camii, başkentten gelen yoldan en iyi biçimde görülebilecek konumda
inşa edilmişti. Kente girişte adeta devletin gücü simgeleniyordu. Bu görünüm
yakın zamana kadar sürmüştür. Ancak, son yıllarda yolun kenarına yapılan bazı
yüksek binalar caminin bu görünüşünü büyük ölçüde engellemiştir. Günümüzdeki
düşüncesiz kentleşmeyi, dünyanın en başarılı yapıları arasındaki bir eserin
bugün aldığı konumla daha iyi görebiliriz. Sanat tarihi öğreniminin başlıca
amaçlarından biri, tarihi mirasın korunması olduğuna göre, bu konuya dikkati
çekmek yararlı olacaktır.
Görüntüleme sayısı: 124
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |