|
Türklerin saray mimarisi alanında verdikleri erken örneklerden günümüze pek az
kalıntı gelmiştir. Yine de bu kalıntılardan o yapılar hakkında bir fikir
edinilebilir. Burada, Anadolu’daki sarayların başlıcalarının tarihsel bir akış
içinde tanıtmaya çalışacağız.
OSMANLI
SARAYLARI
Nurhan Atasoy
Bu alanda bildiğimiz en erken örneklerden biri Konya’daki Selçuklu
hükümdarlarına ait saraydır. Bu yapıdan yalnızca bir kule kalıntısı günümüze
gelebilmiştir. Kulenin üzerinde konsollara dayanan bir balkonu olan kare planlı
bu yapı, 12. yüzyıl başında Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan tarafından
yaptırılmıştır. Evliye Çelebi bu köşkün duvarlarının içte ve dışta tümüyle
sırlı tuğla ve çini kaplı olduğunu yazmaktadır. Kesme taştan yapılmış olan
kulenin cephesinde ise içinde aslan figürlerinin yer aldığı iki niş
bulunuyordu.
Bir başka Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubad ise Alanya’da bir yazlık saray
inşa ettirmişti. Ancak bu sarayın özellikleri hakkında ne yazık ki, bir
bilgimiz yok. Aynı sultan, Kayseri yakınında 1224-26 yılları arasında
Keykubadiye olarak bilinen sarayı yaptırmıştır. Keykubadiye Sarayı suni bir göl
kenarında üç ayrı yapıdan oluşmaktadır. Bunlar arasında en büyüğü ise tekne
tonozla örtülü olan üç nefli yapıdır. Bu yapının önündeki iskele, buranın bir
kayıkhane olduğunu ortaya koymaktadır. Bu yapı kompleksinde ayrıca, dört kemer
üzerine oturan bir de mescit bulunuyordu. Dikdörtgen planlı üçüncü yapının ise
çinilerle süslü olduğu bilinmektedir.
Sultan Alaeddin Keykubad’ın yaptırdığı ikinci saray ise Beyşehir Gölü
kıyısındaki Kubad Abad’tır. Keykubadiye’den 12 yıl sonra 1236’da inşa edilmiş
olan bu yapı, daha büyük bir komplekstir. Kubad Abad Sarayı bir avlu çevresine
dizilmiş odalardan oluşuyordu. Günümüze gelen örneklerden, bu sarayın
duvarlarının hayvan ve insan figürlü çinilerle kaplı olduğunu öğreniyoruz.
Halkın kullanımına açık müesseselerdeki anıtsallığın ve düzenli planın bu
saraylarda bulunmayışı ilgi çekici bir özelliktir.
Selçuklu sultanları, daha sonra Osmanlılarda da izlenen bir tavırla saraylarının
anıtsal olmasına önem vermemişlerdir. Antalya yakınındaki Aspendos antik
tiyatrosunun sahne binasını bile bazı değişiklikler yaparak ve çinilerle
süsleyerek saray olarak kullanmakta bir sakınca görmemişlerdir.
Osmanlı saraylarından en eski örnek ise Bursa’da Orhan Bey zamanında inşa
edilen Bey Sarayı’dır. Günümüze hiçbir kalıntı gelmemiş olan bu saray, daha o
dönemde Osmanlı sultanlarına henüz “Bey” dendiği için bu adla anılmaktadır.
Yine Bursa’da, I. Murad’ın annesi Nilüfer Hatun’un yaptırdığı saray da günümüze
gelememiş olan erken bir örnektir.
Edirne I. Murad tarafından fethedildiğinde önce sur içinde, Kavak meydanında
bir saray yaptırılmıştı. Daha sonra 1450’de Tunca nehri kenarında bir yenisinin
yapımına başlanmıştır. Bu sarayın yapımını, ileride “Fatih” ünvanını alacak
olan Sultan Mehmed sürdürmüştür. Edirne Sarayı, daha sonra da çeşitli
sultanlarca yaptırılan ek yapılarla genişletilmiştir.
Fatih’le birlikte önemli bir gelişmeye tanık olunur. Bir kanun ile teşrifak
kuralları saptanmış olduğundan, sarayın planı da bu kuralların uygulanmasına
elverişli bir biçimde düzenlenmiştir. Nitekim, bu düzenlemenin bir benzeri daha
sonra Topkapı Sarayı’nda da yinelenir. Öyle ki, binalara bile aynı adlar
verilmiştir. Birbiri ardına sıralanan avlulardan oluşan bu planda, “Harem”de
duvarlar arasında ayrı bir bölüm halindedir. Çoğu Osmanlı sultanının gidip
kaldığı ve 19. yüzyıla kadar kullanılmış olan Edirne Sarayı’nda 117 oda, 21
divanhane, 18 hamam, 8 mescit, 17 büyük kapı, 13 koğuş, 4 kiler, 5 mutfak ve 17
kasrın bulunduğu düşünülerse, yapının büyüklüğü hakkında bir fikir
edinilebilir. Ama bu büyüklük, kompleksin yer aldığı arazi açısından
düşünülmelidir. Çünkü Osmanlı saraylarında yapıların hiçbiri, Avrupa saray
mimarisinde olduğu gibi, ölçüleri açısından anıtsal değildir. Yapılara insani
ölçüler egemendir. Yalın bir mimari içinde oranlarla oluşturulan güzellik, iç
süslemeyi ve eşyaların inceliğini ezmez; tam tersine bu eşyalarla olgun bir
uyum içindedir. Edirne Sarayı’nın yüksek duvarlarla çevrili iç kısmında, Selçukluların
Kılıçarslan Köşkü’ndeki gibi Türk saraylarına özgü bir “Kule-köşk” yer alır.
Bu, bir Adalet Kasrı’dır. Aynı birim daha sonra Topkapı Sarayı’nda da karışmıza
çıkar.
Fatih İstanbul’u aldığında yalnız kenti değil, Bizans Sarayı’nı da yıkıntı halinde
bulmuştu. Doğal olarak, hemen bir saray yapımına başlandı. Bu saray, bugün
İstanbul Üniversitesi merkezinin bulunduğu alanda, yüksek duvarlarla çevrili
bir bahçe içinde birçok köıkten oluşuyordu. Yalnız bu sarayın da Edirne ve
Topkapı saraylarındaki gibi teşrifat kurallarına uyacak biçimde, bir avlular
dizisi halinde olup olmadığını bilmiyoruz. Bu saray konusundaki tek kaynak, 16.
yüzyıl minyatür ustalarından Matrakçı Nasuh’un İstanbul’u gösteren resmidir. Bu
İstanbul resminde saray, Bayezid Camii’nin hemen önünde, dikdörtgen duvarla
çevrili bir bahçe içinde yer almaktadır. 1617’de bir yangın geçirmiş ve yanan
kısımları yeniden inşa edilmiş olan bu sarayın yerine Abdülaziz döneminde Bab-ı
Seraskerî denilen Harbiye Nezareti yapılmıştır. Bu yapı Cumhuriyet’ten bu yana
İstanbul Üniversitesi olarak kullanılmaktadır.
Fatih, Eski Saray’dan sonra Bizans akropolünün bulunduğu yerde iki köık
yaptırmıştır. Bunlardan biri de bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri bahçesindeki
Çinili Köşk’tür.
Osmanlıların saray mimarisi alanındaki en önemli yapısı ise, hiç kuşku yok ki,
Topkapı Sarayı’dır. 1472-1478 yılları arasında yaptırılmış olan saray, tahta
geçen hemen her sultanın eklettiği binalarla gittikçe genişleyip büyümüştür.
Topkapı Sarayı bu özelliğiyle Osmanlı mimarisi ve süslemesindeki üslup
değişimlerini içeren bir kolleksiyon gibidir. Saray, bir eksen üstüne
sıralanmış büyük avular ve bunların çevresine yerleştirilmiş mekanlardan
oluşmaktadır. Bab-ı Hümayun adlı ilk kapıdan sarayın birinci avlusuna, Bab-ı
Selam’dan da ikinci avlusuna girilir. Solda kubbealtı, onun hemen arkasında da
sultanın kubbealtı toplantılarını kafesli bir pencereden izlediği Adalet Kulesi
vardır. Buna bitişik binada ise devlet hazinesi korunur. Avlunun sağında da
kubbe ve bacalarıyla saray mutfakları yer alır. Avlunun solundaki meyilli
yoldan ise, Has Ahırlar’ın bulunduğu taşlığa inilir.
Bab-ı Selam’dan sonra gelen Bab-ı Saade ya da Akağalar Kapısı ise, sarayın
“Birun” denen dış kısmı ile “Enderun” denen iç kısmını birbirinden ayırır. Bu
kapının önü çeşitli törenler için kullanılmıştır. Tahta çıkışı izleyen
törenler, bayramlarda sultanın tebrikleri kabulü, serefe çıkıştan önce sultanın
Sancak-ı şerif’i başkumandana teslimi hep bu kapının önünde yapılırdı.
Akağalar Kapısı’ndan geçince karışmıza gelen Arz Odası’nda, sultan yabancı
devlet temsilcisi elçileri kabul ederdi. Elçi heyetinin getirdiği hediyeler de
köşesinde lake bir taht bulunan Arz Odası’nın bir kapısından padişaha sunulur,
öteki kapıdan çıkarılıp içeri alınırdı. Arz Odası’nın bulunduğu avluda Ağalar
Camii, sultanın özel hizmetinde olanların koğuşu ve III. Ahmet’in yaptırdığı
kitaplık yer almaktadır. Bu avluda ayrıca, sultanın özel hazinesinin bulunduğu
bölüm ve Fatih döneminden kalma Has Oda bulunmaktadır. Has Oda’da günümüzde
“Kutsal Emanetler” sergileniyor. Bundan başka, Sarayburnu yönünde ise Bağdat
Köşkü, Revan Köşkü, Mecidiye Köşkü, Sofa Köşkü gibi yapılar bulunmaktadır. Öte
yandan, deniz kenarında bugün bulunmayan daha birçok köşk vardı. Bunlardan, tam
boğaza bakan bir tanesinde kapının iki yanında toplar asılı idi. “Toplu Kapı”
denen bu yapının yerine III.Ahmet zamanında ahşap bir köık yapılmış, adına da
“Topkapı Sarayı” denmiştir. ılerleyen yıllarda da bu ad, bütün saray için
kullanılmaya başlanmıştır.
Adalet Kulesi’nin ardında kalan ve Haliç’e bakan meyilli arazi üzerinde ise
Harem kısmı bulunmaktadır. Bu bölüm belirli bir plana uyulmadan birbirinin
önüne, yanına yapılmış ek ve binalardan oluşmaktadır. Öte yandan sarayın bu
kısmında, meyilli araziye uymak için çeşitli mimari çözümler de denenmiştir.
Sevinçli, görkemli ama bir o kadar da acı olayın yaşandığı Topkapı Sarayı, hem
devletin idare edildiği bir merkez hem sultanın evi, hem de çeşitli törenlerin
yapıldığı yer olarak çok değişik işlevler yüklenmiştir. Topkapı Sarayı, içindeki
birçok değerli eşya ve yapıtla birlikte 1924’te halkın ziyaretine açılmış ve
bir “Müze-Saray” kimliği kazanmıştır.
Manisa, III. Mehmed’e değin şahzadelerin hükümdarlığa hazırlandığı, adeta staj
yaptıkları yerlerden biriydi. şahzadeler Manisa Sarayı’nda devlet idaresinin
küçük bir modelini yaşıyorlardı. Bundan dolayı da bu yapı, merkez sarayın küçük
bir örneği durumunda idi. Günümüze gelmemiş olan bu sarayın çift sayfa üzerine
yapılmış minyatür bir resmi, şehname-i Âl-i Osman adlı yapıtta yer almaktadır.
IŞI. Selim zamanında bugünkü Dolmabahçe Sarayı’nın yerinde Hatice Sultan için,
Melling’e bir saray yaptırılmıştı. Beşiktaş Sarayı denen bu yapı, Sultan’ın
Batı’daki ileri teknolojiye ve kültüre duyduğu hayranlığa dayanılarak yeni bir
anlayış ile gerçekleştirilmişti. Penceresinden balık tutulabilecek kadar deniz
kıyısında yer alan bu saray 1815’te yanmıştır. Bunun üzerine Beşiktaş Sarayı,
Sultan II. Mahmud tarafından ahşap olarak yeniden inşa ettirilmiştir.
Sultan Abdülmecid ise 1853’te bu yapıyı yıktırarak içi ahşap, dışı kagir
Dolmabahçe Sarayı’nı yaptırmıştır. Dıştan Avrupa saraylarına benzeyen
Dolmabahçe Sarayı’nda Batı mimari üsluplarının bir karışımı söz konusudur.
Sarayın selamlık kısmı, öteki saraylarda devlet işlerinin görüşüldüğü
bölümlerin işlevini yüklenmiştir. Topkapı Sarayı’nda Bab-ı Saade önünde yapılan
törenlerin çoğu ise burada “Muayede” salonunda yapılmakta idi. Çok gösterişli
ve büyük olan bu salondan başka, ramazanlarda teravih namazlarının kılındığı,
dini sohbetler ile padişahların kızkardeşleri ve kızlarının düğünlerinin
yapıldığı, padişahın harem halkının bayram tebriklerini kabul ettiği salonlar
da vardır. Bu salonlar bir yanda harem bahçesine, öte yanda da denize bakan
pencerelere sahiptir
Dışı her ne kadar Avrupa saraylarına benzese de Dolmabahçe Sarayı’nın içi Türk
İslam yaşamına uygun bir biçimde düzenlenmiştir. Sarayda Minderli Oda, Namaz
Odası, Ders Odası gibi geleneksel yaşantıya uygun mekanlar da bulunmaktadır.
Yapının iç mekanı bu geleneksel birimleri kuşatacak biçimde düzenlenmiştir.
Dolmabahçe Sarayı bütünüyle ele alındığında, Türk yalı ve ev mimarisinin Avrupa
mimarisiyle olan ilginç birleşimini sergilemektedir. Saray, devletin içinde
bulunduğu sıkıntıyı unutturmak istercesine görkemli bir biçimde ele alınmış, bu
nedenle de çok büyük bir mali yük getirmiştir. Sarayın biri yol üstünde, öteki
kara tarafındaki iki kapısı, büyüklükleri ve aşırı yüklü süslemeleriyle
içerideki görkemi adeta dışarı yansıtmaktadırlar.
İstanbul Boğazı’nın karış yakasında ise Beylerbeyi Sarayı yer almaktadır.
Beylerbeyi Sarayı da ahşap yapının yerine 1865 yılında yaptırılmıştır.
Beylerbeyi Sarayı Dolmabahçe’den daha küçük boyutta olmasına rağmen, süslemesi
ve içindeki eşya açısından son derece gösterişlidir. Bu gösteriş, sarayın Mavi
Sütunlu Salonu’nda açıkça gözler önüne serilir. Mermer taklidi süsleme bu
gösterişi desteklemektedir. Sarayın yemek salonu ise, o dönemde Osmanlıya artık
iyice yerleşmiş olan Avrupa etkilerini yansıtır. Burada Batı biçimi yemek
kurallarına uygun bir mekan söz konusudur.
Beşiktaş ile Ortaköy arasında, Abdülmecid tarafından eski bir sarayın yerine
inşaatına başlanan Çırağan sarayı ise, Sultan’ın ölümü üzerine Abdülaziz
tarafından yaptırılmıştır. ıçindekilere mutlu günler yaşatamamış olan bu saray,
1910’da yanarak günümüze ancak dört duvar halinde gelebilmiştir. Eski
fotoğraflarının yanı sıra içinde yaşayanların da anlattığına göre, Çırağan
Sarayı iç süsleme açısından öteki son dönem saraylarının hepsinden daha güzel
imiş. Bu güzelliğin bir örneği ise, buradan alınarak şale Köıkü’ne gotürülen ve
bugün Arabesk Oda’yı süsleyen sedefli kapılardır.
Dolmabahçe, Beylerbeyi, Çırağan saraylarının hepsi deniz kıyısındadır. Oysa
Yıldız Sarayı, denizden uzak bir tepede eski bir “Saray-Köşk”ün bulunduğu yerde
kurulmuştur. Büyük Mabeyn, Abdülaziz tarafından Beylerbeyi Sarayı’na benzer bir
yapı olarak yaptırılmıştır. Sultan Abdülhamid ise kendini daha güvencede
hissettiğinden buraya yerleşmiştir. Bundan sonra da saray, birçok köıkün arka
arkaya yapılması ile genişleyip Yıldız Parkı içine yayılmıştır. Yıldız Sarayı
da Cumhuriyet’in ilanını izleyen yıllarda ulusun malı olmuştur. Günümüzde ise
restorasyon çalışmalarına sahne olan Yıldız Sarayı, yeniden değerlendirilerek
kamuoyuna açılmaktadır. Bu büyük sarayların yanında Küçüksu, Ihlamur, Aynalıkavak
gibi günlük kullanım için yapılmış olan küçük kasırlar da İstanbul’u
süslemektedir.
Görüntüleme sayısı: 98
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |