Trtarih
Makaleler
Türkler de Sanat
| Türkler de Sanat |
|
|
| Yazar nazif | ||||
Türklerde Kültürel SanatAHŞAP SANATI Ahşap işçiliği, Selçuklu Döneminden başlayarak Türk sanatında önemli bir yer tutar. Beylikler Dönemi ahşap işçiliğinde, bazı ayrıntılar dışında büyük ölçüde Selçuklu ahşap teknikleri ve geleneği sürdürülmüştür. Ahşap işçiliği, çeşitli yapıların pencere ve kapı kanatlarında, korkuluklarında, şebekelerde, cami minarelerinde,kürsülerde, sanduka ve rahleler ile ”ahşap direkli camiler” olarak anılan camilerin sütun başlığı, konsol ve kirişlerinde geniş uygulama alanı bulmuştur. Özellikle ceviz, elma, armut, sedir, abanoz ve gül ağacı kullanılmıştır. Ahşap süsleme teknikleri; kündekarî tekniği (hakiki ve taklit kündekarî), oyma tekniği (düz satıhlı, yuvarlak satıhlı, oyuklu, çift katlı, eğri kesim tekniği), kazıma tekniği, kakma tekniği, tarsi tekniği, kafes tekniği, çıtalarla yapılan kafes tekniği, kafes oyma (ajur) tekniği, maşrabiye tarzı kafes tekniği, ajur yapıştırma tekniği ve ahşap üzerine boyama tekniğidir. Kündekarî tekniği; minberlerin yan aynalıklarında ve kapılarda; oyma tekniği, kapı ve pencere kanadı, rahle, minber, mihrap, kürsü ve sandukalar gibi çeşitli yerlerde yaygın olarak, eğri kesim tekniği, minberlerin yan aynalıklarında; kafes tekniği, minberlerin korkuluklarında; ajur tekniği, minber kapılarının taç kısımlarında ve rahlelerde; maşrabiye tarzı kafes tekniği, kürsülerde; ahşap üzerine boyama tekniği ise sütun başlığı, konsol ve kirişlerinde uygulanmaktadır. 11. yy. ve 14. yy. arasında geometrik motiflerin bolca kullanıldığı, Selçuklu eserlerinin tesirleri Beylikler Dönemi ve Osmanlı Döneminde de görülmektedir. 15. yy. ın başında yeni kullanılmaya başlanan çiçekli üslup hem rumîli kompozisyonlar ile hem de ayrı ayrı kullanılmıştır. Sedef ve fildişi kakma eserlerde teknik özelliğinden dolayı geometrik motifler tercih edilmiştir. 15. ve 16. yy. Klasik Osmanlı Dönemi oyma ve sedef kakma işçiliğinde geometrik süslemenin yanında dört yapraklı yoncalar ve rumîler yer alır. Fildişi kakmalarda rumîlerin yanında yazı da kullanılmıştır. Çiçekli üslupta, birbirine geniş saplarla bağlı simetrik karanfil, gül, lâleler ve hatayî motifleri bulunur. 16. yy. dan itibaren kullanılmaya başlanan çintemani motifi 17. yy. ın sedef kakma işçiliğinde de görülür. Bu devirde Klasik Dönemin rumîleri palmet oluşturmayıp bordür ve çerçeve içinde kullanılmıştır. 18. yy. da soyut geometrik motifler kaybolmuş, çiçekli üslup geometrik unsurlar içine alınarak beraber kullanılmıştır. Rumîler hacimleşmiş, bazı kısımları ise ince yapılarak plastikleştirilmiştir. 19. yy. da ise istiridye kabuğu şekilleri devrin özelliğine uygun olarak çeşme aynalarında, saray kapılarında, pencere alınlıklarında olduğu gibi oyma rahlelerde ve mobilyalarda bolca kullanılmıştır. HAT SANATI Arapça’da çizgi, satır kelimelerine ”Hat”, el yazısı güzel olan sanatkâra da ”Hattat” denmektedir. Hattatlık her devirde ilgi ve sevgi görmüş bir sanattır. Hattat olmak için mutlaka usta bir sanatkârın derslerine devam şarttır. Hattat olmaya hak kazanan kimseye hocası tarafından ”icazetname” denen diploma verilir. ; Türkler, Arap yazısının üstün bir estetik düzeye ulaşmasını sağlamışlar ve onu güzel sanatların bir dalı haline getirmişlerdir. İslâmiyetin ilk dönemlerinde geometrik karakterli kufî yazı kullanılmıştır. Hicreti takip eden yıllarda Arap yazısı büyük değişiklikler geçirerek farklı isimlerle anılmaya başlamıştır. Halife Osman ve Ali’nin yazının gelişmesine büyük katkılarda bulundukları bilinmektedir. Zamanla ve sırayla sülüs, celi, nesih ve talik daha sonrada divanî, siyakat, rik’a, reyhanî ve diğer yazı türleri gelişmiştir. 13. yy. (H.7.) Amasyalı bir Türk olan Yakut, hat yeteneği ve yazı becerisi ile halifesinin saygısını kazanmıştır. Bu hattat hem okunaklı, hem de resim gibi güzel yazı türleri hazırlayarak hat sanatı tarihine geçmiştir. İlk kez bu Türk usta, Arap/İslâm yazısına okunaklık ve estetik bir görünüm kazandırmış ve onu sağlam bir temele oturtmuştur. Yakut’un yazı sitili İslâm dünyasında yaygınlaşarak pek çok öğrencisi tarafından kullanılmıştır. Sultan II. Bayezid’in baş hattatı Şeyh Hamdullah zamanına gelinceye kadar (15. yy.), Yakut ekolü Osmanlı hattatları tarafından kullanılmıştır. Şeyh Hamdullah hat sanatında yeni bir devir açmış, sülüs ve nesih yazılarının estetik kurallarını belirlemiştir. Beşyüzyılda binlerce hattatın başarıyla geliştirdiği sitili en üst düzeye ulaştırmıştır. Hattatlar birbirleriyle yarışırcasına Şeyh’in üslubunu taklit etmişlerdir. 17. yy. Osmanlı sanat ve kültürünün zirveye ulaştığı dönemdir. Bu dönemde Hafız Osman, ikinci bir Türk kaligrafi ekolü yaratmıştır. Pek çok önemli hattat yetiştirmiş ve pek çok önemli eserler ortaya çıkartmıştır. 18. yy. da Sultan II. Mustafa, III. Ahmet ve diğerleri hat sanatı hayranı olduğu için bu devirde de pek çok seçkin hattat yetişmiştir. En güzel tuğraların yanı sıra sülüs, nesih ve celi tekniği ile yazılmış çok sayıda eser bırakılmıştır. Türk hat sanatı 19. yy. da altıyüz yıldır sürdüğü gelişimin zirvesine ulaşmıştır. Osmanlı Sarayı, hattatları himaye etmeye, güzel yazıya büyük değer vermeye devam etmiştir. Türk hattatların yarattığı şaheserler, ”Kur’an Mekke’de vahiy oldu, Mısır’da dile geldi ve İstanbul’da yazıldı” sözleriyle övülmektedir. Hat sanatı günümüzde de canlılığını korumaktadır. Hat sanatında kağıdın da önemli bir yeri vardır. Kağıtların beyazlığını gidermek için önce boyama işleminden geçirilir, daha sonra da kağıtta kalemin kaymasını sağlamak için ”aharlama” adı verilen bir işlem uygulanır, ”mühre” adı verilen bir aletle parlatılırdı. Mühreler çakmaktaşı, cam, akik taşı ve deniz kabuklarından yapılırdı.Mürekkep ise, genel olarak bezir yağı, balmumu, neft yağı veya gaz yağı gibi maddelerin yakılmasıyla oluşan isin zamkla karıştırılıp dövülmesiyle elde edilirdi. Mürekkepin içine konduğu kaplara ”hokka”, sayfa üzerinde satır düzenini sağlayan araca ”mıstar” denirdi. Kitap süslemede ise tezhip sanatı önemli yer tutmuştur. Türkçe karşılığı ”altınlama” olan bu sanatla uğraşan kişiye ”müzehhip” adı verilirdi. 13. yy. a ait bazı yazmalarda tezhip motifi olarak; başlıklarda ve yazı aralarında kıvrık dallar üzerinde rumîler, geçmeli örgü ve geometrik desenler kullanılmıştır. Bu özellik 14. ve 15. yüzyıllarda da devam etmiştir. Erken Osmanlı Döneminde yeni bir tezhip üslubu doğmuştur. Genellikle yuvarlak kıvrımlar çizen dallar üzerine yerleştirilmiş rumîler, hatayîler, kimi zaman tek kimi zaman birlikte uygulanmıştır. 15. yüzyılın ikinci yarısında yapılan tezhiplerde rumîlerin yanı sıra sitilize küçük çiçekler ve hatayîler hâkim motifler olarak karşımıza çıkmaktadır. Çin bulutu denilen motif tezhip sanatımıza 16. yy. da katılmıştır. Bu dönemde, çeşitli tonda altın yaldız lacivert, açık mavi, turuncu, beyaz, siyah, yeşil, sarı, pembe renkler, madalyonlar sarılma rumîler ve özellikle hatayî çiçekli kıvrık dal ve çin bulutu motifleri kullanılmıştır. 16. yüzyılın ortalarına doğru tezhip sanatının daha zenginleştiği görülmektedir. Bu dönemde hatayîlere karşıt olarak lâle, gül, sümbül, nergis, süsen, zerrin gibi saray bahçesinde yetişen çiçek motiflerinin tezhip sanatına girdiği tespit edilmiştir. 17. yüzyılda Osmanlı tezhip sanatında klâsık üslubun daha kaba örneklerle sürdürüldüğü gözlenir. Altının bol kullanıldığı, halkar tekniğinde bezemeler (boyanmış zemine desenler serbest fırça darbeleriyle ve altınla yapılır) görülür.17. yüzyılın ortalarından itibaren tezhip sanatında batı etkisi vardır. 18. yüzyıl kitap süslemesinde yeni zevklerin yanı sıra klâsık motiflerin canlandırıldığı görülmektedir. Halkar bezemenin yanı sıra, barok motiflerinin girmeye başladığı tezhipler, başlıkları ve sayfa kenarlarını süslemektedir. 18. yüzyılın sonlarına doğru ”Türk barok ve rokokosu” adı verilen üslup yaygınlaşır. Bu üslupta iri kıvrımlı yapraklar, çiçekli girlandlar, güllerle dolu sepetler, kurdele ve fiyonglar yer almaktadır. Osmanlı Dönemi Türk tezhibi 19. yüzyılın sonlarına doğru klâsık motiflerin canlandığı neo-klâsık bir akımla sone erer. İŞLEME SANATI Türk işleme sanatının Türklerin tarihi kadar eski olduğu kesindir. Türkler kullandıkları ve giydikleri eşyanın süslenmesine büyük önem vermişlerdir. Asırlar boyunca büyük gelişme kaydeden işleme sanatı Balkanlara kadar yayılarak uzun yıllar buraları da etkisi altında bırakmıştır. İşlemeler genellikle pamuklu, keten, ipekli, atlas, kadife, çuha gibi kumaş veya deri üzerine; çeşitli renkte ipek iplikler, altın, gümüş tel, sırma ve klaptanlar ile işlenirdi. Ayrıca, bu işler için özel teknik ve teşkilâtla çalışan sanatkârlar bulunurdu. İşlemede kullanılan sırma, kaytan, ibrişim gibi malzemeyi hazırlayan simkeş ve kazzazlar, süs desenleri için baskıcılar, dival işleri için mukavva kesiciler, işlemeciliğin yanında ayrı bir bilgi ve tecrübeye dayanarak çalışan sanatkârlar olarak görülürdü. Kadın ve erkek giyiminin sırmalı ve işlemeli takımları yalnız nişan, düğün, kına gecesi veya bunun gibi önemli törenlerde giyilen ağır elbiseleri oluştururdu. Gündelik kıyafetlerde bunların sadece kaytan ile işli olanları giyilirdi. İşlemeler işleniş tekniklerine göre bir veya iki yüzlü olurlar. İğne çeşidi veya işleniş tarzlarına göre de hesap işi, gözeme, kesme, muşabak, suzeni (kasnakta tığ ile yapılır), susma, pesent, sarma, balık kılçığı, balık sırtı, hasır iğnesi, mürver iğne, civan kaşı, ciğer deldi, çin iğnesi, iğne ardı, antep işi, kasnak işi, aplike, dival işleri, anavata, sırma, kaytan işleri adı ile gruplara ayrılır. İşlemelerin tatbik edildiği eşyalar şunlardır: Abani, arakiye takke ve seccade, ayakkabı, başörtüler, bohça, cepken, cüppe, çevre, duvak eğer takımları, elbise, kaftan, kavuk örtüleri, tütün kesesi, para, saat, mühür keseleri, nalın, nihale, ocak örtüsü, somat peşkir, terlik, traş takımı, uçkur, yatak takımlarıdır. Türk işlemelerinde kullanılan motifler diğer sanat eserlerinde kullanılanlardan daha zengindir ve bölgelere göre değişir. Belli başlı motifler şunlardır:Geometrik şekiller, çok sitilize hayvan figürleri, bitki motifleri (lâle, karanfil, sümbül, gül, menekşe, selvi ağacı), meyveler (üzüm, nar, armut, kayısı, karpuz, şeftali) ev, çadır, kayık, dağ, tepe v.s. gibi doğa motifleridir. Bütün bu motifler sitilize edilerek işlenmiştir. Büyük motifler, küçük motiflerle doldurulmuştur. Motiflerde orantı göz önüne alınmamıştır. Kırmızı, yeşil ve mavi renkler hâkimdir. Yağlık, havlu ve uçkurların yalnız iki başı işlenmiştir. Türk işlemelerinin bir özelliği de işlemeli parçaların kenarlarında işlenmiş bir su bulunmasıdır. Bu sular geniş olunca yalnız başına süslemeyi oluşturur ve sık işlenir. Su motifleri yatay, dikey ve verev olarak işlenirler ve asıl motiflerin zemini olurlar. Türk süsleme sanatında sık olarak işlenmiş bir yüzeyden sonra daima gözü dinlendirici boş bir zemine rastlanmıştır. Türk sanatkârları renkleri cesaretle işlemiş, daima tatlı ve solgun renkleri seçerek tablo gibi eserler meydana getirmişlerdir. 16. yy. a ait işlemelerde renkler az sayıda ve uyumlu, desenler ise devrin modasına uygun olarak çok kere sitilize çiçeklerden ibarettir. Ayrıca yaprak, kozalak, nar motifleri çok görülür. Çiçek ve diğer motifler tek olabileceği gibi çiçeklerin gruplanarak buket halinde kullanıldığı da görülmektedir. Kırmızı, yeşil ve mavi renkler hâkimdir. 17. yy. da kumaş desenlerini taklit eden işlemeler hâkimdir. Diğer motiflerin yanı sıra karanfilin, bütün yüzeyi kumaş deseni gibi kapladığı bu yüzyılda çok görülür. Burada karanfiller adeta yelpazeyi andırırlar. Renklerde ise daha çok zenginlik aranmaya başlanmıştır. 18. yy.-19. yy. dan günümüze ulaşan işleme sayısı oldukça fazladır. Bir parça üzerinde çok renk kullanılması ve sitilize edilmemiş çiçekler bu dönemin özellikleri arasındadır. Türklerin deriyi işlemeleri ise İslâmiyetten önceki dönemlerde başlar. Göçebe, süvari ve sanatkâr ruhlu oldukları için çadır, at koşumları, çizme gibi ihtiyaçlarını deriden kaliteli olarak yaptıkları ve bunları süsledikleri kesindir. Deri işlemelerinde de aplike ve mozaik, baskı, sim veya çeşitli renkte ibrişim ve iplikler kullanılmıştır. Geç dönemlere ait işleme örneklerinde sim ve kırma tel çok kullanılmıştır. Formlarda ve bezeme motiflerinde eskiye oranla bir kabalaşma dikkati çekmektedir ve geç dönemlere ait çok sayıda örnek günümüze kadar gelmiştir. El işlemelerine dahil edebileceğimiz diğer bir grup da oyalardır. Özellikle iğne oyaları önemli bir yer işgal eder. İğne oyalarının malzemesi ipektir. Oyalarda kullanılan motifler bölgelere göre değişir. Oyada motiflerin dik durmasını sağlamak için saç, atkılı ve ince tel takılır. Örgü bittikten sonra da kitre zamk veya yumurta akı sürülür. Oya motifleri şöyle gruplandırılabilir: Bitkiler, Manzaralar, Canlılar, Geometrik şekiller ve eşya şekilleri Sembolik motifler Her grupta da ayrı isimde bir çok motif vardır.İşlemelerde görülen renkler ve motifler bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Tamamen işleyen kişinin zevkini, duygu ve düşüncelerini yansıtır. GERGEF: Üzerine nakış işlenecek kumaşların gerilmesine yarayan tahtadan bir çerçevedir. 4 ayak üzerinde durur. Bu ayak ve çerçeve, istenildiği zaman sökülüp takılabilecek şekilde hareketli yapılmıştır. Gergef çerçevesinin üstünde sıra ile birçok delikler vardır ki bunlara sırayla gergef bezi denen kenar bezlerinin ipleri geçirilmiştir. Üstüne işlenecek bez, kenarlarından bu gergef bezlerine dikilir ve bu ipler çekilmek suretiyle işlenecek bez gerilir. Gergef işleyenler daima sağ ellerini bu bezin üstünde ve sol ellerini de altında tutarak iğneyi yukarıdan aşağıya ve aşağıdan yukarıya batırmak suretiyle nakış işlerler. TÜRKLERDE HAMAM KÜLTÜRÜ Çok eski çağlardan beri yıkanmayı ve temizliği çok seven Türkler Anadolu’nun her şehrinde, her kasabasında halkın günlük yaşamında önemli yer tutan hamamlar inşa etmişlerdir. Hamam günlük yaşamda olduğu kadar kültürümüzde de önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle özel olarak kullanılan bir takım eşyalar yapılmıştır. Örneğin hamam havlusu, nalın, peştemal, hamam tası, killik (kıldan), kese gibi.Ayrıca hamamla ilgili pek çok gelenek eski çağlardan günümüze kadar devam etmiştir. Evlenmeye namzet genç kızlar önce hamamda yıkanırken, oğlanın ailesi tarafından görülüp beğenilir, sonra ailelerin rızası alınarak evlenme olayı başlardı. Halen devam eden gelin hamamı ise geleneklerimizin bir başka türüdür. Düğünden önce her genç kızın ve oğlanın hamamda yıkanması şarttır. Bu bir seremoni ile yapılır, eğlenceler düzenlenir, şarkılar maniler söylenir, gençler evliliğe hazırlanır. Ayrıca Türk folklorunda da hamam kültürüne yer verilmektedir. Pek çok türküde, atasözünde, manide, şiirde hamam ve geleneğinden söz edilmektedir. KAHVE KÜLTÜRÜ Kahvenin ilk vatanı Afrika kıtası’dır ve ilginçtir ki ilk kahve tiryakileri de keçilerdir.Güney Habeşistan’daki Hristiyan manastırlarında yaşayan keşişler, besledikleri keçilerin bir bitkinin tohumlarını yedikten sonra daha canlı ve hareketli olduklarını gözlemişler ve bu bitkiyi pişirip içmeye başlamışlardır. Bulunduğu yerin adı olan Kaffa’dan gelen ve kahve adını alan tohumlar Ortaçağ sonlarında Güney Habeşistan’dan Yemen’e, oradan da Mekke’ye geçmiştir. Hac mevsiminde buralara gelen Müslümanlar kahveyi kendi ülkelerine gotürmüşlerdir. Kahvenin Türklere gelmesinin Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı fethinden sonra olduğu belirtilmektedir. Kahve içilmesinin yayılması ve her yerde kahvehanelerin açılması Kanunî Sultan Süleyman zamanında gerçekleşmiştir. İlk kahvehane Tahtakale’de (1553-1554) Halepli Hakem ile Şamlı Şems tarafından açılmıştır. Bu kahvehanelerde sedirlerde oturulurdu. Sedirler ve kerevetler üzerinde diz çökerek, bağdaş kurularak kahve içilirken meddahların anlattığı hikâyeler dinlenirdi. Kahve sadece kahvehanelerde değil, İstanbul’da olsun Anadolu’da olsun eski Türk konaklarında ve evlerinde yapılan toplantılarda misafirlere büyük bir özenle pişirilerek ikram edilirdi. Kahvenin özel bir şekli ve hazırlamada kullanılan özel kapları vardır. Çiğ ve çekirdek kahve önce kahve tavalarında kavrulur, buradan kahve soğutuculara aktarılır, soğuduktan sonra değirmende öğütülerek toz haline getirilir ve kahve kutularında saklanırdı. Kahve pişirmede güğüm veya cezve kullanılırdı. Bazı bölgelerde kahve ”kahve sitili” denen mangal ve güğüm takımlarında pişirilirdi. Telve dibe çöktükten sonra suyu kahve fincanlarına konularak ikram edilirdi. Fincanlar porselenden yapılmıştır. Bunlar kulpsuz olup gümüş, altın gibi maddelerden yapılan fincan zarfı içine konmaktadır. Misafirperverliğimizle tanınan biz Türkler kahveye atasözlerimizde olduğu gibi, türkülerimizde de yer vermişizdir. KİLİM SANATI Kilim, bilinen en eski dokuma türlerinden biri kabul edilmektedir. Araştırmacılar, insanların döşeme, örtü ve yaygı gereksinimlerini karşılamak amacıyla, yün iplikleri birbirinin arasından bir alttan bir üstten geçirerek kilim yaptıklarını, daha sonra bu ipliklerin arasına yün iplikleri düğümleyerek halıyı dokuduklarını söylemektedir. Orta Asya’nın Yukarı Altay bölgesindeki Pazırık kazılarında ele geçirilen bulgular arasında, göçebe bir yaşam sürdüren Türklerin kilim dokuma tekniğiyle oluşturdukları dokuma parçalarına da rastlanmıştır. Selçuklu Döneminde çok gelişmiş olan dokumacılığın en yaygın türlerinden birinin de kilim olduğu sanılmaktadır. Dokumalar nem ve benzeri dış etkenlerle kolay çürüdükleri için bu el sanatı ürünlerinin en eski örneklerine ilişkin çok az bulgu vardır. Anadolu kilim sanatının ele geçebilen ilk örnekleri 16. yüzyıla tarihlenmektedir. Washington Textile Museum’da bulunan ve 16. yüzyıla tarihlenen bir yaygı parçası, Holbein halılarının motif özelliklerini göstermektedir ve kûfî bordürlüdür. Sivas Divriği Ulu Camii’nde bulunan beş kilim parçası da motifleri bakımından 16. yüzyıl çini, kumaş ve saray halıları ile benzerlik göstermektedir. Bu kilim parçaları malzeme ve dokuma teknikleri yönünden incelendiğinde, saray atölyelerinde özel olarak dokundukları sonucu ortaya çıkmaktadır. Bunlarda atkılar, motifin eğri çizgilerine göre bastırılarak eğimli çizgiler oluşturulmuş, bazı yerlerdeyse tek kenetlemeyle ilikler yok edilmiştir. Kütahya Hisarbeyoğlu Mustafa Bey Camii’nde bulunan enine şeritler içinde karanfil motifli kilim de 16. ya da 17. yüzyıl saray kilimlerindendir. İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde ele geçirilen bir kilim parçası ise 15. yüzyıl hayvan figürlü Anadolu halılarıyla benzerlik göstermektedir. Konya Mevlana Müzesi’nde bulunan karanfil motifli kilimin saray kilimlerinden olduğu sanılmaktadır ve motif yönünden Üsküdar çatmalarıyla benzerlik göstermektedir. Kilim Anadolu’nun her yöresinde dokunmuş ve dokunmaya devam etmektedir. Kilimler dokundukları yörelere göre renk ve motif yönünden bazı farklılıklar göstermektedir. Eşme, Karasu, Emirdağ, Sivrihisar gibi yer adlarıyla ya da Avşar, Yörük, Berihan, Kirkitli gibi aşiret adıyla anılmaktadır. Bugün kilimciliğin sürdürüldüğü yerlerin başında Manisa, Niğde, Konya, Afyon, Sivas, Kayseri, Bergama, Malatya, Gaziantep gelmektedir. Kilimlerde genellikle bordürlerde kanat, karga burnu, su kıyısı, bulut, ceviz, kirpik, kadın başı, çıtırpıtır, su yolu, kirkit, Türkmen küpesi, keklik ayağı, kirtme (kertme), deveboynu, sıçan dişi, burgu adı verilen motifler kullanılır. Eli belinde, kâküllü kızlar, çifte belli kız, koç boynuzu, gelin zülfü, zelif bağı, karı boşatan, keklik ayağı (muska), kuş çırnığı, turna katarı, tavşan topuğu, kurbağa, yıldız, karnıyarık, eysıran, anahtar, çapraz, çakmak, tarak, pıtrak, ergen bıyığı, geyik dişi, dokuz göbek, başak gibi motifler ise zeminde yer alırlar. MADEN SANATI Geleneksel el sanatlarımız içinde madenciliğin önemli bir yeri vardır. Anadolu maden yatakları açısından çok zengin olduğundan, maden sanatı geleneği çok eski devirlere kadar iner. Türklerin Anadolu’ya gelmeden önce Orta Asya’da maden işçiliği alanında başarılı örnekler ortaya koyduklarını görmekteyiz. Türklerin İslâm dünyasına girmesiyle maden sanatında parlak bir dönem başlar. Türk maden sanatında altın, gümüş, bakır, pirinç, bronz gibi madenler kullanılmıştır. Yapımda döğme, döküm ve çekme tekniği süslemede ise kazıma, kabartma, kakma, deliklendirme, savatlama, telkârî, mine ve yaldız teknikleri uygulanmıştır. Anadolu Selçukluları maden sanatına, malzeme, teknik ve süsleme açısından yeni katkılar sağlamışlardır. Kaynaklarda sözü edilen madenî eserlerin çoğu günümüze kadar gelmemiştir. Günümüze kalan örneklerin her biri olağanüstü bir işçilik göstermekte ve çeşitli biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. Osmanlılarda ise gerek Anadolu’da gerekse de Balkanlar’da bakır maden yataklarının yoğun olarak işletildiğini, bunun sonucunda Osmanlı maden sanatlarının başarılı bir düzeye eriştiğini görüyoruz. Saray için yapılan eserlerde altın, gümüş gibi madenler çokça kullanıldığı ve bu eserlerde gelişmiş bir kuyumculuk işçiliği olduğu göze çarpmaktadır. Halkın günlük yaşamda kullandığı bakır kaplar ise geniş bir kullanım alanı bularak her eve girmiştir. Çeşitli merkezlerde ”Diyarbakır, Tokat, Trabzon, Erzincan, Kayseri, Kastamonu, Bursa, İstanbul, Edirne, Saraybosna’da” çok başarılı mutfak eşyaları yapılmıştır. Çeşitli tekniklerle yapılan bakır eşyaların üzerinde çoğunlukla bitkisel süslemeler vardır. Yaprak, rumî, nar, lâle, selvi çok kullanılan motiflerdir. Ankara Etnografya Müzesi madenî eserler açısından zengin bir koleksiyona sahiptir. Bu eserler Anadolu’nun Türk İslâm Dönemine (Selçuklu, Beylikler ve Osmanlı Dönemlerine) aittir. ANADOLU TAKILARI Eski devirlerden günümüze kadar, her çağda kadın güzel görünmek için süslenmiştir. Yüz güzelliği için yanaklara sürülen allık ve göze sürülen sürmenin yanı sıra bu güzelliği tamamlayan küpeler, dizi altınlar, tılsımlar, saç süsleri, işlemeli başlıklar, taçlar ve taraklar kullanmıştır. Bu takılar, kabartma motiflerle süslü, kıymetli taşların yanı sıra sedef, fildişi, mercan, akik gibi kabuk ve taşlarla zenginleştirilmiş altın ve gümüş takılardır. Takı takma geleneği, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde kullanım amacına göre isim alır. Bu takıların hemen hepsinin kendine özgü anlamı ve hikayesi vardır. Bunlar bereket, sabır, kimi zaman uğur veya gözden sakınma, kimi zaman da kötülüklere karşı korunmadır. Anadolu’da kadınların yanı sıra erkeklerin de kötülüklerden korunmak amacıyla, üzerinde taşıdıkları gümüş süs eşyaları vardır. Gümüş ve maden düğmeler, yüzükler, köstekler ve bunların ucunda sallanan gümüşten elle yapılmış süsler, silah kabzalarında ve tütün tabakalarında görülen savat işçiliği, gümüş ve mercanla işlenmiş kırbaç uçları bu eşyalar içinde yer alır. ANADOLU'DA DÜĞÜN TÖRENİ Kına Gecesi; Kültürümüz içinde önemli bir yeri olan düğün törenleri geleneklerimizin en renkli olanlarıdır. Düğün töreni oğlan evi ile kız evini birbirine bağlayan ve bu iki ev arasında düzenlenen törenlerden ibarettir. Bu vesile ile iki evin yakınları, dostları bu törenlere katılırlar, bu mutlu olayı birlikte kutlarlar. Anadolu’nun birçok bölgesinde düğünler bir hafta sürer. Bu törenler içinde, düğünden bir gece önce kadınlar arasında ve gelin evinde düzenlenen eğlenceye ”kına gecesi” denir. Kına gecesi düğün töreninin en önemli öğelerindendir. Düğünden bir gün önce düzenlenen törene evlenecek kız, özel bir elbise ile katılır. Yatsı namazından sonra oğlan evinin kadınları ve diğer davetliler gelin evinde toplanırlar. Konuklara büyük tepsiler içinde çerezler, kurabiyeler, tatlılar ve şerbet ikram edilir. Gelin, ellerinde mumlar yanan genç kızlar arasında, odaya girer. Çalgılar çalınıp oyunlar oynanır, yaşlı bir kadının okuduğu dualarla geline kına yakma töreni başlar. Kına: Ortadoğu’da ve Afrika’da yetişen, saç ve tırnakları boyamada kullanılan, Hindistan ve Arabistan kökenli bir bitkidir. Kurutulmuş kına yaprağının öğütülmesiyle elde edilen toz, suyla karıştırılıp bulamaç hale getirilir ve kullanılır. Bazı yörelerde gelinin sağ avucuna bir altın konur, avucuna ve parmaklarına bulamaç halindeki kına sürülür. İpek mendillerle bağlanır. Kınanın Türk folklorunda önemli bir yeri vardır. Atasözlerimize, türkülerimize, manilerimize konu olmuştur. Kına yakmak (ele kına sürmek), sevinç belirtisidir. Gelinin eline kına yakılırken türküler söylenir, oyunlar oynanır, maniler okunur. Ertesi gün yani düğün günü kınalı ellerdeki ipek mendiller çözülüp avuca konan altın, bir mendil içinde damada gotürülür ve bahşiş alınır. Damat bu altını bereket parası olarak yanında taşır veya para kesesinin dibine diker. Bazı bölgelerde gelinin kınasını biri evli, biri bekâr iki kişi yakar. Bir minder üzerine oturtulan gelin kızın yanına gümüş bir tas içinde kına konur. Önce evli olan kadın gelinin sağ eline, bekâr olanda sol eline kına koyar, davetliler oyuna kalkar, eğlenceler geç saatlere kadar devam eder. Yakılan kınalar düğün günü yıkanır. Aynı gece damadın da küçük parmağına kına yakılır. Kına gecesi için özel olarak dikilen, yörenin özelliklerini taşıyan kıyafetler, gelin kızın çeyizinin en önemli parçalarındandır. Annesinden ona, ondan kızına kalacak en değerli mirastır. Kına gecesi pek çok yerde bölgelerin kendine has özelliklerini taşısa da, amaç bütün yörelerde aynıdır ve Anadolu’nun pek çok yerinde bugün de yaşatılmaktadır. Güvey Tıraşı; Anadolu’da bir hafta boyunca devam eden düğün törenleri sırasında, evlenecek delikanlının tıraşı da önem taşımaktadır. Evlenecek olan delikanlı aile bireyleri tarafından önce dualarla, sonra davul zurna eşliğinde berber dükkânına gotürülür ve yine davul zurna eşliğinde tıraş olduktan sonra düğün törenine hazırlanır. CAM SANATI Cam 5000 yıldan beri insanların yaşamında yerini almıştır. Pek çok uygarlığın beşiği olan Anadolu’da her dönemde cam sanatıyla uğraşılmış ve bu sanat günümüze kadar gelmiştir. Türkler Anadolu’da cam sanayiinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Artuklular ve Selçuklular Devrinde güzel örnekler vermişlerdir. Selçuklu Sultanı Alaattin Keykubat’ın (1219-1237) Konya İli Beyşehir Gölü batı kıyılarında yaptırdığı Kubadabat Sarayının kalıntılarında bulunan renkli pencere camları ve kitabeli bir cam tabak bu devir camcılığının güzel örneklerindendir. Osmanlı Döneminde 16. yy., Türk Cam Sanatının parlak bir dönemidir. Bu yüzyılda Avrupa’da da cam sanatı gelişmiştir. Özellikle Venedik cıvarında Murona’da yapılan camlar çok beğenilmiş, Türk sanatçıları bu örneklerden esinlenerek bir çok ürün vermiştir. Avrupa’da Osmanlı piyasası için Türk beğenisine uygun olarak yapılan eserler “Türk Camı” diye adlandırılmıştır. 17. ve 18. yy. sonuna kadar Osmanlılarda özellikle İstanbul’da camcı esnafınca bir takım loncaların kurulduğu cam imalathaneleri bulunmaktaydı. 19. yy. da İstanbul’da çok orijinal ve yerel özellikte cam eşya yapan atölyelerin varlığını görmekteyiz. İlki Boğaziçi’nin Anadolu kıyısındaki Beykoz cıvarında, bir Mevlevi dervişi olan Mehmet Dede tarafından kurulmuştur. Bu imalathanede fincan, sürahi, vazo, reçellik, gülabdan ve üzeri yaldızlı nakışlarla süslenmiş beyaz süt rengi veya saydam olmayan mavi renkte bir cam hamurundan yapılmış eşyalar üretilmiştir. Adını ilk yapıldıkları yerden alan bu ürünler Beykoz camları olarak anılmaktadır. Beykoz işlerini Avrupa ürünlerinden ayıran özellikler vardır. Beykozların arkasından ışık tutulunca kırmızı renkte yansıma olmaktadır. Bunun Beykoz camları içerisinde bulunan kumun özelliğinden kaynaklandığı düşünülmektedir. Diğer özellikler ise kesme öbeği veya çukuru denen izlerin olması, kulp ve ayakların yapıştırılma şekillerinin farklı olmasıdır. Beykoz’da kristal cam ve opal camdan çeşitli eşyalar yapılmıştır. Beykozların renksiz saydam camdan ve renksiz kristalden yapılmış olanlarının, renkli opal camlardan daha eski oldukları söylenir. Bezeme olarak hakim olan şekiller yaldızlarla yapılmış bitkisel motifler, gül ve özellikle maydanozdur. Bu sebepten Beykozların bir türüne “Maydanozlu” denmektedir. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecit, İstanbul Beykoz semtinde cam fabrikası kurdurmuş, Beykoz ya da İstanbul işi diye adlandırılan can eşyalar yapılmıştır. Burada yapılan üzeri damarlı bardak, sürahi, gülabdan, vazo, şişe gibi cam eserler “Çeşm-i Bülbül” olarak tanınmıştır. CİLTÇİLİK SANATI Yazılan sayfaların, dağılıp bükülmesini önlemek üzere bir kabuk kullanma ihtiyacı doğmuştur. Bu kabuk ince bir mukavvadan ya da deriden yapılıyordu. Zaman içinde bu işlem ”ciltçilik” zanaatına dönüştü. Önceleri Orta Asya ve Çin’de gelişen, sonraları dünyaya yayılan ciltçilik, Uygur Türkleri arasında bir meslek oldu. Orta Asya’dan Anadolu’ya kadar yayılan ciltçilik, mücellitlerin yetiştikleri bölgelerin özelliklerini taşıyan motifler içermektedir. Türkler 14. yy. dan başlayarak değişik amaçlara göre, değişik ciltleme yöntemi kullanmışlardı. Fatih Sultan Mehmet zamanında saray mücellithanesinde yapılan kitap ciltleri ve uygulanan teknik, klâsık Türk ciltçiliğinin ulaştığı en üst düzeyin kanıtlarıdır. El yazması metinlerin ciltlenmesi 4 bölümden meydana gelmektedir: 1- Üst ve alt kapaklar, kitabın koruyucu kabuğunu oluşturmaktadır. 2- Kitabın sırtı, sayfaları birarada tutan bölümüdür. 3- Mıkleb denen bölüm, alt kapağa bağlanmış ve genellikle üçgen biçimindeki parçadır. Aynı zamanda sayfa yerini belirlemek için kullanılmaktadır. 4- Sertab ise mıkleb ile alt kapak arasında, kapağı ve yan kenarları koruyan, mıklebe hareketlilik kazandıran kısımdır. Cilt üzerindeki motifler eğer elle yapılıyorsa buna ”yekşah”, kalıpla presleniyorsa ”gömme”, cildin tamamı ebru ile kaplanıyorsa ”ebrulu ciltçilik”, kadife ile kaplanıyorsa ”zerduva ciltçilik”, kitabın dört köşesi ağ şeklinde kare veya dikdörtgen süslemelerle bezenmişse ”zilbahar” ciltleme adı verilir. Üst ve alt kapakların ve çoğu zaman mıklebin ortasına yapılan yuvarlak veya oval motiflere, Arapça güneş anlamına gelen ”şemse”, şemsenin kenarında veya ona bitişik yerleştirilen küçük oval şekillere ”şalbek”, kapağın dört köşesini süsleyen motiflere ise ”köşebend” denir. Tüm bu motifler bir zincir motifi ile çerçevelendirilir. ÇİNİ SANATI Çini, duvar gibi yüzeylerde kaplama olarak kullanılan renkli ve genellikle bereli ve sırlı malzemeye, seramik ise; kullanım eşyası olan kâse, tabak, fincan, sürahi gibi açık ve kapalı formlardaki pişmiş toprak ve sırlı malzemeye denmektedir. Mimarîye bağlı olarak gelişen çini sanatı Anadolu’ya Selçuklularla girmiştir. Selçuklu Dönemi minare ve türbelerinde kullanılan sırlı tuğlalarda ana renk firuzedir. 13. yy. ın ilk yarısından sonra firuzenin yanı sıra patlıcan moru ve kobalt mavisi bollaşır. Selçuklu eserlerinde duvarlarında çoğu zaman düz plâka çiniler, kitabelerde yazı için kabartmalı çiniler kullanılmıştır. Tonozlar ve kubbe gibi eğimli yüzeyler de çini mozaikle kaplanmıştır. Çini mozaiklerde firuze, lacivert, mor ve beyaz renkleri yer alır. İznik, 14. yy. ortalarından 17. yy. sonlarına kadar çini üretiminde ana merkez olarak dikkati çeker. İznik ve çevresinde 14. yy. ortalarından 15. yy. ın ortalarına kadar ”kırmızı hamurlu” çini üretim devri görülür. Yakın zamana kadar Milet’te yapıldığı düşünülen ve bu nedenle Milet işi denen kırmızı hamurlu çiniler de İznik çinisinin 14. yy. ikinci yarısı ile 15. yy. başları arasındaki ikinci dönemini oluşturur. 15. yy. ortalarında beyaz, sert hamurlu, porseleni andıran mavi beyaz ve Haliç işi çiniler ortaya çıkmıştır. Bu çinilerin desenleri rumîler, hatayîler, sitilize bulutlar ve çeşitli hayvan figürleridir. 16. yy. ortalarında İznik çinilerinin dördüncü dönemini oluşturan ve ”Şam işi” denen örneklerle karşılaşılır. Bu grupta parlak renkler yerine mat ve hafif renkler, beyaz zemin yerine hafif nüanslarla mavimtrak bir zemin görülür. 16. yy. ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nde yapı etkinliği artmış, yapılarda düz levha çiniler de çok kullanılır olmuştur. Düz levha çinilerden başka kâse ve tabaklar, ince uzun boyunlu sürahiler, kulplu ve geniş ağızlı sürahiler, silindirik biçimli ve kulplu kupalar bu dönem çinileri arasında en çok rastlanan günlük kullanım eşyasıdır. 17. yy. sonundan itibaren İznik atölyelerinde çalışmalar azalmış ve giderek çinicilik ortadan kalkmıştır. Bundan sonra Osmanlıların çini taleplerini Kütahya merkezi karşılamıştır. 14. yy. ortalarından günümüze kadar Kütahya’da üretilen çiniler, teknik olarak İznik çinisinden küçük farklarla ayrılır. İznik çiniciliğinin başkente ve saraya yönelik üstün nitelikli üretimine karşılık Kütahya çinisi halkın gereksinimleri doğrultusunda üretilmiş ve Anadolu çini geleneğini sürdürmüştür. Kütahya çinisinin ilk örnekleri, 14. ve 15. yy. da yapılan ve Milet işi denen çinilerdir. 15. yy. sonlarında Çin porselenlerinin de etkisiyle İznik’te olduğu gibi Küyahya’da da beyaz hamurlu, çoğunlukla astarsız, renksiz sırlı mavi beyaz çini üretimine geçilmiştir. 16. yy. ikinci yarısında Osmanlı çini sanatına damgasını vuran çok renkli Rodos işi çiniler Kütahya’da da üretilmiştir. 18. yy. da Anadolu’nun halk beğenisine yönelik, serbest bir uslubun geliştiği beyaz hamurlu Kütahya çinilerinde sıraltı tekniğiyle yapılmış mavi, kırmızı, sarı, mor, yeşil, eflatun, lacivert renklerde küçük çiçek motifleri, damla ve madalyonlar hâkimdir. Bu dönemde Kütahya’da kiliseler için, üzerinde İncil’den sahnelere ve yazılara yer verilen levha çiniler ile adak yumurtaları, buhurdanlık, kandil, tütsülük gibi çeşitli dinsel eşyada yapılmıştır HALI SANATI Halının Türk el sanatları içinde eski bir geçmişi vardır. Halı dokumacılığının en önemli öğesi olan düğümleme tekniğiyle yapılmış ilk halı örneklerine Hunlarda rastlanmaktadır. Altay dağlarının eteklerindeki Pazırık kurganlarında bulunan ve 3-4. yüzyıllara tarihlenen halı parçaları bilinen ilk düğümlü halı örnekleridir. Orta Asya’da yaşayan göçebe toplulukları arasında yaygınlaşan düğümlü halı dokumacılığı 11. yüzyıldan itibaren Selçuklularla birlikte Anadolu’ya girmiştir. Büyük Selçuklular dönemine ait Konya Alaattin Camii’nde bulunan halı Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde, Beyşehir Eşrefoğlu Camii’nde bulunan üç örnekten ikisi Konya Mevlânâ Müzesi’nde, diğeri ise Londra’da özel bir koleksiyonda bulunmaktadır. Fustat (eski Kahire) kentinde bulunan yedi örnek, İsveç’te Stockholm National Museet ve Göteborg Röhss Museet’te sergilenmektedir. Anadolu’nun hemen her yöresinde halı dokumacılığı yapılmakla birlikte, 16. yüzyıldan başlayarak Gördes, Kula, Milas, Uşak, Ladik, Kırşehir, Sivas, Osmanlı Döneminin nitelikli halı üretim merkezleri olarak ün kazanmışlardır. Bu merkezlerde dokunan halıların renk, motif, kompozisyon gibi farklılıkları olmakla birlikte, Türk düğümüyle ve yün ipliğinden dokunmaları ortak özelliklerini oluşturmaktadır. Gördes halılarında kimi zaman ipek atkı ipliği de kullanılmıştır. Bu halılar genellikle mihraplıdır. Mihrabın iki yanında birer sütun bulunur, bunlara Marpuçlu Gördes denir. Mihrabın üzerinde ibrik ya da kandil motifi asılıdır. Fildişi zemin üzerine çift mihraplı olanlara Kız Gördes denir ve genellikle çeyiz olarak dokunur. Kula halıları çoğunlukla seccade tipindedir. Külmüncü (Kömürcü) Kula, Gemili Kula ve Dua Kulası gibi çeşitleri vardır. Milas halıları daha çok seccade tipinde dokunur. Motifler stilizedir. Nişteki bir sekizgen içine yerleştirilmiş sekiz köşeli yıldızlar ve baklavalar tipik motiflerdir. Uşak halıları, 16-17. yüzyıllarda en parlak dönemini yaşamıştır. Beyaz zemin üzerine madalyon ve yıldız motifli olanlar bu dönemde çıkmıştır. 17. yüzyılda beyaz ya da fildişi zemin üzerine çintemani ve stilize yaprak motifli halılar yaygınlaşmıştır. Ladik halıları küçük boyutlu halılardır. Lâle ya da haşhaş motifi karakteristik özelliğidir. Kırşehir halıları küçük boyutludur, mihraplı ve manzaralı seccade tipleri yaygındır Görüntüleme sayısı: 370
Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir. Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|
| Kürşad ve Kırk Çeri | |
| Diğer Yazıları |
| Malazgirt Savaşı Üzerine | |
Malazgirt Savaşının sonucu hakkında yazılan bilgi not... |
|
| Diğer Yazıları |