Skip to content
G�r�n�m
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto-adjust screen resolution Increase font size Decrease font size Default font size
Burdas�n�z: Trtarih.Com arrow Tarih arrow Türk Tarihi arrow Eski Türklerde Devlet Teşkilatı -Medeniyet
Eski Türklerde Devlet Teşkilatı -Medeniyet Yazdır E-posta
Yazar nazif   

TOPLUM YAPISI Türk toplumu;

Oguş          : AileUrug           :Soy=Aileler birliğiBod (Boy)   :KabilelerBudun        : Millet denilen birimlerden oluşuyordu.Boyların başında bulunan Bey’ler, töreye göre boyu idare ederlerdi. Boyların bir araya gelmesiyle Devlet (İL) kurulurdu.  

AİLE: Eski Türk sosyal hayatında aile bütün sosyal bünyenin çekirdeği durumundaydı. Kan akrabalığına dayanıyordu. Türk ailesi "küçük aile" tipindeydi. Bu yönü ile Yunan, Roma, İslav ailelerinden ayrılmaktadır. Eski Yunanistan'da ve Roma'da aile reisi, ailenin diğer fertleri üzerinde mutlak hâkim iken, İslav'larda ise aile büyüğü bütün aile halkına kölesi gibi hükmederdi. Bu ailelerde mülkiyet kolektifti. Türklerde ise mülk ortaklığı yalnız otlaklara ve hayvan sürülerine aitti. Hatta sürülerde çok kere şahsi mülk halindeydi. Evlenen erkek veya kız, baba ocağından hisselerini alarak ayrılır, yeni bir aile kurardı. Baba evi ise en küçük oğla kalırdı. Türklerde tek eşlilik yaygındı. Kadın hürdü ve Türk topluluğunda saygı görürdü. Ata biner, ok atar, hatta güreş tutarlardı. Namus ve iffetine düşkün olan Türk kadınının savaşta düşman eline geçmesi büyük zillet sayılırdı.

URUG: Bu ifade soy, sop manasına gelmektedir. Ailelerin birleşmesi ile meydana gelir.

BOY: Aileler veya soy'lar bir araya geldiği zaman boy teşkil ediyordu. Başında Bey bulunurdu. Bey'in görevi boydaki iç dayanışmayı muhafaza etmek, hak ve adaleti korumak ve düzenlemekti. Boy Bey'leri cesareti, mali kudreti ve doğruluğu ile tanınmış kişiler arasından seçilirdi. Aile ve soyların temsilcileri, seçici heyeti meydana getirirdi. Bu heyet, eski Türk Devletlerinde mevcut meclislerin küçük çaptaki ilk tipidir.

BODUN: Boylar birliğine "BODUN" denmekteydi. Başında "HAN" bulunuyordu. Bodunlar Boylar arasındaki sıkı işbirliğinin meydana getirdiği siyasi topluluklardır. 

Türk Toplumunun Özellikleri: Eski çağlarda, yaşamak için ihtiyaç olan “çalışma, çekme ve taşıma gücü”nü insanlar, ancak kendi aralarındaki daha zayıf, daha az becerikli fertlerin kol kuvvetinden faydalanma yolu ile sağlayabiliyorlardı. “Asalak” kültürde ve “köylü” (yerleşik) kültürde başkaca çare yoktu. İktisaden “besicilik”e dayanan Bozkır kültüründe ise bu ihtiyacı, başta en yüksek kas (adele) kuvvetine sahip at olmak üzere, hayvan gücü karşılıyordu. Orman kavimlerinde ve yerleşik topluluklarda hâkimiyeti ele geçiren gruplar, toplumda her hangi bir mülk ve hiçbir siyasî hak tanımamak suretiyle, sınıf, kast cenderesine aldıkları mahkûm kesimlerin (Moğollarda çeşitli neviden köleler, İslavlar arasında yaygın köle ticareti, Çin’de enselerine boyunduruk vurularak tarlalarda çalıştırılanlar, Eski Yunanda Aristoteles’in “ehli hayvan” ve “canlı âlet” dediği ve doğrudan doğruya “mülk” sayılan köle insanlar, Mısır’da Hind’de ve Roma’da köle kütleleri) mevcudiyetini öyle devam ettirmek maksadı ile, asırlar boyunca, türlü tedbirlere baş vururlarken, insanın kol (adale) gücüne müracaat zarureti duyulmayan Bozkır kültüründe hususî mülkiyet ve hür çalışma esasında gelişen sosyal gelenekler, zamanla, töre hükümleri hâlinde kesinlik kazanmıştır. Yani Halk hürdü. Herkes aynı işi yaptığından (hayvancılık) aralarında kesin olarak Sınıf’ların ortaya çıkması imkânsızdı. Yaşam biçimleri GÖÇEBE olduğundan savaşta elde ettikleri esirleri çalıştırmaya elverişli değildi. Bu yüzden Türk toplumunda KÖLE sınıfı yoktu. Din adamları diğer toplumlarda olduğu gibi imtiyazlı değillerdi.  

SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT Sosyal Hayat                     Hun ve Göktürklerde sosyal yapı, göçebe hayata dayalıydı. Bu nedenle Türkler çadırlarda (yurt, otağ) yaşarlar ve bu çadır Türk aile birliğinin kutsal bir sembolü sayılırdı Türk devletleri genel olarak iki sosyal birliğe, aile ve ordu'ya dayanmaktaydı. Hun toplumu ordu düzenine göre teşkilatlanıyordu. Bu toplulukta herkes savaşçıydı. Hunların savaş tekniği, göçebe hayatın gerektirdiği özelliklerden doğmuştu. Hun ve Göktürk devletlerinde, bir başkent kurarak oraya yerleşme isteğine karşı çıkılmıştır.  Bilge Kağan'ın surlarla çevrili bir şehir inşa etmesi üzerine, Tonyukuk; "Eğer, surla çevrili bir şehirde yerleşir ve bir kere yenilirsen esir olursun" demiştir. Ordu kelimesi, Hunlar ve Göktürklerde, yer değiştirebilen otağlı başkent anlamına gelmektedir. Ordu adının, başkent ve şehirlere verilmesine, yerleşik hayata geçen ilk Türk kavmi olan Uygurlarda rastlanır. Türklerde yerleşik hayatın başlangıcı, kışlak hayatıdır. Bu nedenle sürekli kışlaklar, şehir hayatına geçişin temelini oluşturmuştur. Türkler göçebe hayat gereği, hayvancılık ve avcılık yaparlardı. Yarı göçebe topluluklarda çiftçilik de görülmektedir. İklim şartlarıyla bağlantılı olarak yaşayan göçebe Türkler, kışı geçirmek için ormanlık veya rüzgârlardan korunan bir vadiyi seçerlerdi. Kışlak denilen bu yerlerde nisan ayı ortalarına kadar kalıyorlardı. Yazın ise, yaylak adı verilen, sulak ve açık otlaklara doğru göç ederek, göl ve ırmak kenarlarında yaşarlardı.Bozkır Türk ekonomisinin esasını, orman ve çöl değil, yüksek ovalar ve yaylalar olan bozkır coğrafyasının iklim şartları icabı, çobanlık ve hayvan besleyicilik teşkil ediyordu. Yetiştirilen hayvanlardan –yukarıdan beri Türk sosyal ve kültürel hayatında büyük ehemmiyetini belirttiğimiz attan başka- koyun geliyordu. Tarihi M.Ö. 2500’lerde başlatılan, Altayların batısında, Afanesyova kültüründe koyun kemikleri, at kalıntıları ile beraber görülür.       Türkler tarihleri boyunca hiç domuz beslemedikleri gibi, etini yemekten de hoşlanmamışlardır. Hiç olmazsa, ehli hayvan besleyiciliğin ilk safhasında domuz Tunguz ve Moğollara, öküz, inek, manda vb. İndo-Germenlere, deve çöl kavimlerine, at ve koyun ise Türker’e ait gibi görünmektedir. Bu bakımdan Afanasyevo kültüründe at ve koyun kemiklerinin bir arada bulunması daha manalı bir duruma girer. Böylece teşekkül eden bozkır kültürünün ekonomik bünyesi ortaya çıkmış olur. Tabiatıyla daha geç devirlerde -M.Ö. 1500’lerdensonra- Türk bozkırlarında at ve koyun sürüleri yanında sığır, katır, deve vb. sürüleri de vardı. Türklerde at, göçebe hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Etini yemeleri, sütünden "Kımız" denilen içki yapmaları, derisini giyimde kullanmaları açısından At büyük önem taşımıştır. Küçük yaşta ata binmeyi öğrenen Türkler, at üstünde alışveriş yapmışlar, yemek yemişler, uyumuşlardır. Attan başka deve, merkep ve katır da göçebe toplulukların ulaşım araçlarını oluşturmuştur. Bozkırlı Türklerin başlangıçta gıda maddesi et idi. En çok at ve koyun eti yenirdi. Priskos’un hazır bulunduğu meşhur ziyafette Attila yalnız et yemişti. Bol miktarda et istihsal eden Türkler, bunu uzun müddet muhafaza edebilmek için konserve yapmayı öğrenmişlerdi. Konserve et Çin’e ihraç edilen başlıca maddelerdendi. En ünlü Türk içkisi de, kısrak sütünden imal edilen kımız’dı. Bundan hem Çin, hem batı kaynakları bahseder.          Çeşitli içkilere (buğday ve darıdan yapılana) göktürler “begni” diyorlardı. Sebzeye karşı fazla istek duyulmazdı. Sütlü darı, peynir, yoğurt aslında bozkır yemekleri idi. Yoğurdun kiraz veya kayısı ile tatlılaştırılması şeklinde hazırlanan “lo” adlı bir içki Hunlar arasında yaygındı. Yağ yemesini Çinliler Türklerden öğrenmişlerdi. Uygurlar (Türkistan’da) üzüm yetiştiriyor, pekmez ve şarap (bor) istihsal ediyorlardı, Besledikleri hayvanların deri, yün, kıl vb. ürünlerini değerlendirmişlerdir.

 İktisadi ( Ekonomik ) Hayat  Ekonominin temeli hayvancılığa dayanır. At, koyun, sığır, katır, deve beslenilen hayvanlardır. Demir madeni ve işçiliğinin de ekonomide önemli etkisi olmuştur. İpek yolu, ticari gelirlerin sağlandığı önemli bir ekonomik kaynaktır. Hayvancılık, Ziraat ( Tarım), alınan vergiler, hediyeler diğer ekonomik kaynaklardır.Türk devletleri komşu milletlere umumiyetle canlı hayvan, deri, kösele, kürk, hayvanî gıdalar satarlar, karşılığında hububat ve giyim eşyası alırlardı. Asya Hunları, Göktürler, Uygurlar Çin ile, Batı Hunları Bizans ile bu esaslarda ticaret anlaşmaları yapmışlardı. Türker’e Çin’den pirinç, ipek, ipekli kumaş, arpa, Roma ve Bizans’tan da diğer ihtiyaç maddeleri gelir, Türkler de onların muhtaç oldukları ve Türker’de mevcut, eksikliklerini tamamlarlardı. Margus Antlaşmasının (434) bir maddesi Bizans-Hun ticarî münasebetlerinin tanzimi ile ilgili idi. Çin-Hun sınır kasabalarında cereyan eden ticarî faaliyetlere Çin büyük ehemmiyet verirdi. 734 tarihli anlaşma ile Ling-çu’daki So-fang şehrinin ortak Pazaryeri olmasına karar verilmişti. Orhun kitabelerinde de devletin sağlamlığı ve halkın refahı için ticaretin ehemmiyeti belirtilmiştir. Fakat Türklerle komşuları arasında şiddetli rekabetlere sebep olan büyük kazanç vasıtaları da vardı ki, bunların başında, Çin’den başlayıp Akdeniz kıyılarında nihayete eren meşhur ipek yolu kervancılığı geliyordu. Daha I.Göktürk Devleti kurulduğu zaman İstemi Anuşirvan ittifakı sonucunda Ak-Hun-Eftalit Devletinin yıkılmasına ve sonra da İran’a karşı Türk-Bizans antlaşması gibi milletler arası çapta siyasî münasebetlere sebep olan bu yolun geçit yeri olan İç Asya bölgesi, ta Hunlardan Uygur hakanlığının sonuna kadar aşağı yukarı 1000 sene müddetle Türk ve Çin siyasetinin hakim olmak istediği bir ana hedef vasfını taşımıştı.        Türkler hiçbir zaman bütün Çin’i istila gayesini gütmemişler, Çinliler de devlet sınırlarını Türk hakanlıkları başkent bölgesi olan Orhun ve Ötüken’e kadar genişletmeği düşünmemişlerdir. Türkler karşısında Çin, ipek yolu transitini elinde tuttuğu müddetçe müdafaada kalmağı tercih etmiş, Türkler de Çin’e sık sık yaptıkları baskı ile onu zayıf durumda tutup İç Asya’da Türk hükmünü yürütmek istemişlerdir.        Bilindiği gibi, Hazar Türk Devleti de, Çin, Orta Asya, yakın doğu ile Doğu ve Orta Avrupa ve İskandinavya arasındaki kıtalar arası yolların kavşak noktasındaki mevkii ile, temelleri ticarî siyasete dayanan bir devletti ve başkent Han-balık ile daha sonra İtil Bulgarları başkenti Bulgar şehri bu hususta baş rolü oynamıştır.        Hazar  ve Bulgar ülkelerinden başlayarak Ural-Güney, Sibirya-Altaylar-Sayan dağları üzerinden Çin’e ve Amur nehrine ulaşan yol da canlı bir ticarî faaliyete sahipti. İpek yoluna kuzeyden paralel uzanan bu yola “kürk-yolu” denilmektedir. Buranın asıl ticaret metaı: sincap, sansar, tilki, samur, kunduz, vaşak vb. kürkleri idi. Başlıca tüccarlar da Ogurlar (Batı Türkleri) ile onlardan bir kol halinde gelişen Bulgar Türleri idi. Karadeniz kuzeyi düzlüklerinden Balkanlar’a giden Tuna Bulgarları bu defa Avrupa-Bizans yolunun hâkimleri olarak iktisaden yükselmişler, Balkanlar ve Doğu Avrupa’da o devrin en zengin şehirlerini kurmuşlardı (Preslav, Pliska şehirleri). 

DEVLET YÖNETİMİDevlet: İslamiyet'ten önce Türkler devlete İL veya EL demişlerdir.Hükümdarların Unvanları: Türkler Hükümdarlarına Şanyü, Tanhu, Hakan, Han, Yabgu, İlteber, İdi-kut, Erkin gibi ünvanlar vermişledir.Tarih Boyunca Türk Hükümdarlarının Tahta Çıkış Biçimleri:1. Hanedan üyeleri arasında siyasi ve askeri mücadeleyi kazanan hükümdar olarak tahta çıkıyordu. (En sık rastlanan durum)2. Hükümdarın rakipsiz aday olması (Bu durumda taht kavgası olmadan başa geçiyordu.)3. Seçim Usulü (Kengeş, toy veya kurultay denilen devletin ileri gelenlerinden oluşan meclisin toplanarak hanedan üyelerinden birini tahta geçirmesi.4. Ekber ve Erşed (En yaşlı ve Olgun) olanın başa geçmesi. (Bu yöntem III. Ahmet zamanından itibaren sadece Osmanlı Devleti'nde uygulanmıştır.Hakanın Görevleri: Hükümdarlık güç ve yetkilerini Tanrı'dan ( Tengri ) alan hakanların önde gelen görevi, milletini refah ve barış içinde özgür olarak yaşatmaktı. Ayrıca ülke çapında asker toplamak, orduyu idare etmek, devletin yüksek meclisini yönetmek, hakanın görevleri arasındaydı. Hükümdarlık Sembolleri: Türk devletlerinde hakan, idare etme yetkisi ve devlet başkanı sıfatını belirten bazı sembollere sahipli. Bunlar otağ (hakan çadırı), taht, tuğ (sancak, bayrak), davul ve sorguç (serpuş)'tur. Hakan'ın belirli zamanlarda devlet ileri gelenlerine ve halka, törenlerde resmî ziyafet vermesi hükümdarlık gereğiydi. Hatun (Katun): Hakanın eşine hatun denirdi. Türk devlet idaresinde hatun da söz sahibiydi. Savaşlarda hakanın yanında yer alan hatun, devlet adamı gibi eğitilir ve yetiştirilirdi. Böylece devlet idaresi ve komşu devletler hakkında bilgi sahibi olur, gerektiğinde devlet başkanlığı yapar, elçi kabul eder ve devlet meclisine katılabilirdi Veliaht: Hakanın ölümünden sonra onun yerine geçen veliahdın büyük oğul olması gerekli değildi. Tahta geçecek kişinin çoğunlukla faydalı ve başarılı olabilecek yeteneğe sahip bir hanedan üyesi olması, ön planda tutulmuştur. Ayrıca veliaht küçük yaşta ise, amcasının tahta geçmesi mümkün olabiliyordu. Tanrı tarafından hakana verildiği düşünülen yönetme hakkının kan aracılığıyla hakanın bütün evlatlarına da geçmiş olduğu düşüncesi, her prensin ( tegin ) tahtta hak iddia etmesine yol açabiliyordu. Bu suretle kardeşler arasında doğan taht mücadelesi, üstün gelen tarafın hakan olmasına kadar sürerdi. Ancak bu mücadeleler devletin zayıflaması, hatta parçalanmasına dahi yol açabilmektedir.  Kimler Türk Devletlerinde Hükümdar Olabilirdi?Hanedandan olan bütün erkeklerin hükümdar olma hakları vardı.  Kut Anlayışı: Türkler devleti yönetme yetkisinin tanrı tarafından verildiğine inanıyorlardı. Tanrı tarafından verilen bu yönetme hakkına kut diyorlardı. Kut’un kan yoluyla hükümdarın tüm erkek çocuklarına geçtiğine inanıyorlardı.Kut Anlayışı Türk Devletlerini Nasıl Etkilemiştir? Bütün hanedan üyelerinde kut olduğundan kendine siyasi ve askeri bakımdan güvenen kişi taht kavgasına girebiliyordu. Bu durum Türk devletlerini ya iç savaş sonucu istikrarsızlığa, yada bölünmeye götürüyordu.Türk töresinde ana-babaya itaat esas olmasına rağmen, hükümdar bunun dışında tutulmuştur. Devletin devamı için baba-oğul veya kardeşlerin birbirleriyle mücadelesi normal karşılanmıştır. Çünkü bu sayede en güçlü ve en yetenekli kişi devletin başına geçecektir. İkili Yönetim (Çifte Krallık) Nedir? Türk Devletlerinde hükümdar yönetimi kolaylaştırmak için ülkeyi sol (Doğu) ve sağ (Batı) olmak üzere ikiye ayırırdı. Ortada (Merkezde) ise asıl hükümdar bulunurdu. Sağ ve Solda ise Hanedan üyelerinden yabgu'lar bulunurdu.Eski Türklerde siyasi teşkilatlanmanın en üst kademesini "İL" meydana getiriyordu.Bodun'lar ve Boy'ların merkezden idare edilmesi sayesinde İl'de birleşmiş olan halk, "töre" denilen ortak idari ve hukuki düzenle yönetilirdi. Demek ki Türk "il"i yurdu koruyan, milleti huzur ve barış içinde yaşatan bir siyasi kuruluştur.    Türk siyasi kuruluşlarında görülen ikili teşkilat, “çifte kırallık” diye anılan bir görüşün ortaya atılmasına sebep olmuştur. İddiaya göre bölüm başkanlarının hareket serbestliklerine sahip bulundukları, “bir birbirine paralel hükümet icra eden iki hükümdar” olarak ayrı ayrı iktidarı temsil ettikleri bu sistem, aslında, irsî, dinî ve sosyal köklere dayanmakta ve yalnız Türk “göçebelerine” mahsus olmayıp, Kırgızlar, Moğollar, Urallar, Tibetliler, Orta Afrika ve Okyanusya kabileleri arasında da görülmektedir, ancak Türklerde bu devlet nizamı sayesinde yükselmek gibi bir seçkinlik kazanmış bulunmaktadır.          İlk bakışta çok cazip gelen bu görüş, hiç olmazsa Türk devlet anlayışı ve âmme (kamu) hukuku bakımından şüphesiz tam gerçeği ifade etmemektedir. Çünkü Türklerde hâkimiyette bir “paralellik” değil, mutlaka bir tarafın üstünlüğü bahis konusudur. Nazarî bile olsa bu husus hakanlık alâmeti ile belirlenmektedir. Meselâ Göktürklerde altın kurt başlı sancak daima doğu kolunun hükümdarında bulunur, onun sarayının veya otağının önünde dalgalanırdı.          Çin imparatoru, 581 yılında, Gök-Türk hakanlığının batı kolunu doğudan ayırmak istediği zaman oradaki Tardu’ya bir altın kurt başlı sancak göndererek, onu Göktürklerin “hâkan”ı olarak selamladığını bildirmişti. Bu durum diğer Türk devletleri için de böyle idi. Meselâ, Asya Hun Tan-hu’su Mete’nin yanında onunla denk iktidarda başka bir şahıs düşünmek ve Batıda Atilla gibi bir devlet adamının iktidarına ortak birisini tasavvur etmek güçtür.          Diğer taraftan, Türklerde hükümranlık hakkını karizmatik vasfı da buna mânidir. Bu yönden Hazarlarda, hemen hiçbir sorumluluğu ve icra yetkisi olmayan hâkan’ın yanında, fiili hükümdar durumundaki “Bey” veya “Şad” son derece de dikkat çekicidir. Aranan nokta sadece “hüküm sürmek” değil, fakat daha da mühim olarak, bir “meşruiyet” meselesi olduğuna göre, birden fazla şahsın aynı devlet idaresinde ve aynı kudrette Tanrı bağışı (kut) ile donatılmış kabul edilmesi müşküldür.          Hakan yanında yabgu (Göktürklerinde) her bakımdan bir yardımcı, yine hakan yanında “bey” (Hazarlarda), “Kündü” yanında “yula” (Macarlarda) yabgu yanında “Kül-Erkin” (Oğuzlarda), hükümdarın namına bir icracı durumundadır. Ve esasen Türk siyasî teşekküllerinde bunların veya “tâbi” bölüm idarecilerinin veya kanat krallarının, devlete karşı isyanı göze alamadığı müddetçe herhangi bir iddiada bulunduğu görülemez.          Karizma’nın babadan oğullara intikal ettiği inancı dolayısıyla, hükümdarın ölümünden sonra evlâtları arasında meydana gelen taht mücadelelerinde ise, içlerinden biri tam başarıya ulaşamadığı takdirde, devlet parçalanmakta, iki veya daha fazla müstakil sahaya ayrılmakta, yeni devletler doğmaktadır (Hunlarda, Bulgarlarda, Göktürklerde, Tabgaçlar’da, Türgişler’de hatta Karahanlılarda olduğu gibi).         O hâlde Türk âmme (kamu) hukuku hükümranlık hakkının paylaşılmasını tanımamaktadır. Buna göre de devletin oldukça merkeziyetçi bir karakter taşıması lâzım gelir. Türk devletinin idaresindeki genel tutum da bunu teyit eder mâhiyettedir.          İl-hâkanlık (imparatorluk)’larda durum biraz farklı idi. Çünkü devlete “tâbi” olan birçok ülkeler kendi iç işlerinde serbest idiler. Meselâ Asya Hun imparatorluğunda M.Ö.176 yılında bu durumda olanların sayısı 26 idi. Attila zamanında Batı Hun idaresine “tâbi” Germen, İranlı, Fin-Ugor ve Islav toplulukların yekunu ise 45’in üstünde idi. Yabancılar her halde bütün imparatorlukta (Vassal) devletler hâlinde idiler. Merkeze bağlılıklar ise hâriçte temsilci bulundurmamak, dış münasebetlerini Türk devletleri aracılığı ile yapmak, belirli vergi ödemek ve gerektiğinde askerî destek sağlamaktan ibaretti. Campus Mauriacus savaşında Attila’nın 200 bin kişiyi aşan ordusunda bu “vassal”ların, Türk usulü seri harekete elverişli olmayan yaya destek kuvvetleri asıl Hun ordusundan çok fazla idi.          Türk devletine ancak hükümdarları, kralları, şefleri vasıtasıyla bağlı olan bu gibi ülkeler, Türk devleti yıkıldığı zamanlarda, kendi kavmî bünyelerinden bir şey kaybetmeksizin tekrar ortaya çıkıyorlardı

.Türk ilinin özellikleri şöyle özetlenebilir:

1- İstiklâl: Bu konuda Asya Hun Devlet meclisindeki şu konuşma (Çin yıllıklarından alıntıdır) Türklerin bağımsızlık hakkındaki bütün görüşünü kısaca özetler: "İstiklale karşı hayranlık duymak ve bağımlı olmayı yüz kızartıcı saymak bizim geleneğimizdir. Atalarımızdan toprakla beraber devir aldığımız devletimizi; Çin ile uzlaşmak pahasına feda edemeyiz. Mücadele edecek savaşçılarımız mevcut iken devletimizi korumalıyız". * Çiçi'nin konuşması M.Ö.582-Ülke: Yine bu madde şu güzel örnekle açıklanabilir: Asya Hun Tanhu'su Motun, komşu Tung-Hu'ların vergi olarak at ve kadın istemelerine fazla itiraz etmemişti. Fakat devlet arazisi isteğiyle karşılaştığı zaman, devlet meclisinde, toprağın devlete temel olduğunu, kendisinin kimseye arazisini terk et demeye yetkisinin bulunmadığını söylemişti. (MÖ.209)3-Halk: Halk deyiminin eski Türkçe karşılığı "KÜN" idi. Özel mülkiyet kişi haklarının ve hürriyetin teminatıdır. 4-Töre: Türk devletinde halkın hak ve hürriyetini istemesi tabii idi. Halkın bu isteği, törenin uygulanması ile karşılanıyordu. Töre, eski Türk hayatını düzenleyen hukuki kaidelerin bütünüydü.B) MECLİS VE HÜKÜMET: Türk Meclislerine toy, kurultay veya kengeş denilirdi. Kurultay'da devletin ana meseleleri görüşülür, hükümdarın ölümü, savaş veya milli felaketlerde kurultay toplanırdı.Aygucı : Hükümet başkanı(başbakan)Buyruk : BakanTamgacı: Dış siyaset işlerini yürüten görevlilerEski Türk Devletlerinde diğer devlet görevlileri şunlardı:Tigin: Hükümdar çocukları (Tekin)Şad : Diğer Hanedan mensuplarıBunların dışında İnal, inanç, tarkan, bağa, tudun, çor, külüğ, apa, ataman gibi devlet görevlileri de vardı. 

ORDU Türk Ordusunun başlıca özellikleri şunlardı:

a)- Türk ordusu ücretli değildi.

b)- Türk Ordusu daimiydi. (Kadın-erkek her an savaşa hazırdı.)

c)- Türk Ordusunun temeli ATLI askerlerden meydana geliyordu.NOT: Türk ordu teşkilatını ilk kuran METE HAN olmuştur. Mete Orduyu 10'luk sisteme göre teşkilatlandırmıştı. Onluk sistem daha sonra tüm Türk devletlerinde kullanılmıştır. Bu düzen Avrupa'ya Attila ile girmiştir. (Türk ordusu; Çin, Roma, Bizans, Rus ve Moğol Ordu teşkilatı üzerinde etkili olmuştur.) Unvan ve rütbelerin sahipleri aynı zamanda, emirlerindeki askerî güçlerin başında, her zaman savaşa hazır kumandanlardı. Merkez orduları, barış devrelerinde, salahiyetli bir başbuğun sorumluluğu altında (meselâ, Batı Hunlarında Onegesius = On-ügez; Gök-Türkler'de, Tonyukuk, sonra Kül-Tegin) idi.        En büyük askeri birlik 10 bin kişilik kuvvet idi. Bu birliğe Tabgaçlar, Gök-Türkler ve Uygurlar'da “tümen” adı veriliyordu. Tümenler 1000'lere 100'lere, 10'lara ayrılmış ve başlarına ayrı-ayrı kumandanlar tayin edilmişti. Türk tesirindeki yabancı ordularda da görülen bu 10'lu teşkilat ilk olarak Asya Hun imparatoru Mete Han devrinde tespit edilmektedir.        Asya Hunları, Avrupa Hunları, Gök-Türkler devirlerinde, sağ ve sol (veya doğu ve batı) başbuğlarının yüksek idaresi altında eğitilen ve onların emirlerinde savaşlara katılan ordunun bu 10'lu sistem içinde, onbaşılardan tümen başlarına doğru belirli bir kumanda zincirinde birbirine bağlanması, esas karakteri şüphesiz “askerî” olan eski Türk devletini kabilevi kalıptan kurtarıyor ve hiç olmazsa devletin sahibi bulunan unsuru, disiplin içinde, ortak gayeler etrafında birleştiriyordu. Bu sayede kurulan büyük Türk imparatorlukları aynı zamanda disiplinli ve o çağların en kudretli askerî gücünü meydana getiren ordulara sahip idiler.        Sayıları hakkında, yabancı kaynaklarda mübalağalı rakamlar verilmekle beraber, yine de kalabalık olduğu muhakkaktı. Mamafih Türkler zamanın müşkül şartları içinde dahi yiyecek ve malzeme ikmallerini kolayca yapmak çarelerini bulmuşlardı. Başka orduların gerisinden binlerce baş sığır sürüleri sevk etmek zorunda kalınırken, Türkler yiyecek ihtiyaçlarını et konservesi diyebileceğimiz hazır kumanya ile karşılıyorlardı. Konserve et, Çin'de ve Avrupa'da ortaya çıkmasından en aşağı 500-1000 sene önce Türklerce biliniyor ve bazı Lâtin yazarlarının Hunların çiğ et yediklerinden bahsetmeleri, eğerlere bağlı çantalarda taşınan bu kurutulmuş et konservesini (bugünkü pastırma) tanımamalarından ileri geliyordu.         Her çağın, tekniğine göre, en tesirli silahlar ile donatılan Türk ordularında (Meselâ, Sabarlar'da “görülmemiş savaş aletleri”, Kumanlarda, neft atan yangın mermili mancınıklar) başlıca silah ok ve yay idi. Türkler at sayesinde süratli ve seri manevra kabiliyetine sahip oldukları için uzaktan savaşı tercih ederlerdi. Çeşitli yayları vardı. Bunlardan gerilmesi en güç, fakat vuruculuğu en fazla olanı çift kavisli ve reflexif yaylardı. Oklar da çeşitli idi. Bunlar arasında da, Hunların yaptığı ve ilk defa Mete zamanında kullanıldığı bilinen ıslıklı (veya vızıldayan) oklar en korkunç olanı idi. Türkler dörtnala giden at üzerinde dört istikamette ok atmakta mahir idiler.        Düz, yivli veya çengelli temrenler (ok-uçları) kullanan Türkler iyi kement atmasını da bilirlerdi. Yakın muharebede kargı, mızrak, süngü, kalkan ve kılıç kullanan Türkler, birliklerine göre değişen renklerde bayraklar taşırlardı. En yaygın Türk bayrağı tuğ (başında bir demet yaban sığırı kuyruğunun dalgalandığı ve ipek kumaş parçasının asılı bulunduğu sırık bayrak) idi. Ayrıca çeşitli bayraklar vardı.        Savaş meydanlarında süvariler, atların renklerine göre, belirli kanatlarda mevki alıyorlardı. (M.Ö. 201'de Çin imparatoru Kao-ti'yi kuşatan Mete’nin savaş nizamı böyle idi). Bunun dört kozmik cihetle ilgili olduğu ileri sürülmüştür. Türk birlikleri savaşın ve muharebe sahasının icaplarına göre, aldıkları emri icrada kendi insiyatiflerini kullanmakta tam serbestlik içinde mütemadiyen dağılırlar, birleşirlerdi. Bozkır savaş şeklini bilmeyenlere “nizamsız ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık Türk ordularının en büyük avantajı idi. İşte bu esas üzerine kurulu Bozkır muharebe usulünün iki mühim hususiyeti vardı: Sahte ric'at ve pusu. Yani kaçıyor gibi geri çekilerek düşmanı çenbere almak üzere, pusu kurulan mahalle kadar çekmek. Bu savaş usulüne, Türk yurdunun kadîm adından dolayı “Turan taktiği” denilmektedir. Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda bu taktiği tatbik etmişlerdi (Hatta daha sonraki çağlarda bile: 1040 Dandanakan, 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç vb bu taktik kullanılmıştır.)          Fertleri bir askerlik havası içinde yetiştiren bozkır Türk halkına bu sürekli başarıları sağlayan başlıca hususlardan biri, aynı zamanda savaş hazırlığı vasfında olan, daimi spor hareketleri idi. Ata binmek, ok atmak herkesin tabii meşgalelerinden idi. At yarışları, cirit, gülle atma, güreş, doğancılık (yırtıcı kuşlarla avlanma) vb. mücadele azmini keskinleştirirdi.         Kadınların da iştirak ettikleri çeşitli top oyunları (futbol, golf ve polo'ya benzer nevileri) Hunlardan beri Türkler arasında oynanmakta olup Gök-Türkler çağında Çin'e de yayılmıştı. Fakat Türklerin en mühim sporu avcılıktı. Bilhassa vahşi ve zararlı hayvanın avı ile sonuçlanan sürek avları gerçek bir savaş manevrası mahiyetini taşıyordu.        Çin kaynaklarına göre M.Ö. 62 yılında Hun hükümdarının idaresinde tertiplenen böyle bir sürek avına 100 bin süvari katılmıştı. Diğer bir sürek avında 700 li’lik (aş. yk. 350 kilometre) bir çevre kuşatılmıştı. Altaylar'da çok eskiden beri bilinen kayakçılık, bazı araştırıcılara göre, oralardan her tarata yayılmıştır.        Bu suretle sağlamlığını ve kudretini koruyan Türk orduları yabancılar tarafından ilk taklit edilen Bozkır müessesesi olmuştur. Türk akınlarına karşı imparator Şihih-huang-ti'nin inşa ve ikmal ettirdiği (M.Ö. 214) meşhur Çin şeddi maksada kâfi gelmeyince, orduda ıslahat hızlandırıldı. Önce, 20 sene uğraşılarak, Hun usulünde 163 bin kişilik bir ordu hazırlandı. Daha sonra da 300 bin kişiyi Hun usulünde yetiştirdiler.       Atlı birlikler teşkili yolu ile Türk silahları, bozkır Türk süvari elbisesi olan ceket, pantolon ve Hun başlığı ile çizme Çin'e girdi. Sürek avları da orada görülmeğe başladı ve bu ıslahat ve taklitler Gök-Türkler çağında da devam etti.       Romalılar da 5. yüzyıl boyunca ordularını Türklerinkine uydurmağa çalıştılar. O zamanlardan itibaren yay Roma askerlerinin baş silahı oldu (İngiltere'nin Wales bölgesinde bulunan Romalıların Hun tarzında yay imalathanesi). Bu suretle ceket, pantolon da ilk defa Batıda göründü ve sonra yayıldı.       Romalılar gömlek giymesini de o sırada Türklerden öğrenmişlerdi. Türk süvariliği ve teçhizatı en çok tesirini Bizans'ta gösterdi. Orada yalnız taklit ile kalınmamış, bizzat imparatorlar tarafından bu hususta eserler de yazılmıştı.       Ordusunda Türk usulüne göre geniş ıslahat yapan imparator Herakleios (ölm. 641)'un “Tactica” adlı eserinde, 700 yılına doğru Mauriacus tarafından yazılan “Strategikon” adlı eserde, diğer imparator Leon Phyiosophos (ölm. 912)'un yine “Tactica” adını taşıyan kitabında Gök-Türk, Avar, Bulgar, Peçenek, Türk (Macar)'lerin silahları, teçhizatı, savaş usulleri tanıtılmakta ve Bizans ordusunda ıslahat lüzumu belirtilmektedir.        Üzengi de Avrupa’da ilk defa Avarlarda görülmüştür.        Ruslar daha Kiyef knezliği devrinden itibaren Hazar, Peçenek ve Kuman tesirinde, Balkan Islavları, Tuna Bulgarları aracılığı ile hem eğitim, hem teçhizat yönlerinden Türk tarzında askerî güçlerini meydana getirmişlerdi. Cengiz Han da, 1206'da “han” ilanını müteakip devletini teşkilatlandırırken, önce ordusunu Türk usulünde düzenlemiştir        Töre sınırlamaları ile şahıs hak ve topluluk menfaatlerinin çatışmasını önleyerek sosyal düzeni yürütebilmek yüksek idare kabiliyeti isteyen bir husustu. Devlet başkanının, cesareti ve askerî bakımdan kifayeti yanında tedbirli, ihtiyatlı ve ileri görüşü, yani eski deyimle “hakîm” olması da gerekiyordu. Tatbikatta bu, gördüğümüz gibi, Türk ülkelerinde umumiyetle daima yeni şartlara göre düzenlenen törenin tam olarak yürürlükte tutulması, imparatorluk durumunda ise toplumda halkı tedirgin etmeyen sosyal ve kültürel alışkanlıkların muhafaza edilerek, ancak huzur bozucu uygulamaların ortadan kaldırılması şeklinde tecelli ediyordu. Töre'nin hâkim bulunmadığı yerde Türk İl’i dağılıyor, diğer taraftan İl-hakanlıkların çöküş anlarında, kendi geleneklerine dokunulmayan, yabancı kütleler birer toplum bütünü halinde tekrar ortaya çıkıyorlardı.        “Hâkim” tabiri eski Türkçenin köklü kelimelerinden olan “bilge” sözü ile karşılanmıştır. Türk İl’inde başarıya ulaşan Türk hükümdarlarına devlet adamı ve hatta hatunlara “bilge” sıfatının verilmesi, bilgelik’in Türk idarecilerinden istenen başlıca şart olduğunu gösterir. Türkler uzun bir tarihî hayatın tecrübeleri ile kazandıkları bu siyasî terbiye sayesinde, yabancı ülkelerde de karşılaştıkları sosyal ve iktisadî güçlükleri yenerek, kütleleri memnun edici siyasî teşkilatlar kurmağa muvaffak olmuşlardır. Başarının sırrı, Türk bozkır siyaset anlayışındaki, halk ile işbirliği halinde topluluk menfaatlerini koruma prensibinden ibaret bu “bilgelik” kavramında aranmalıdır.

DİN VE İNANIŞ

Eski Türker’de totemciliğin var olduğu ileri sürülmüş delil olarak da Kurt’un ata tanınması, bu hayvana karşı saygı duyulması başta olmak üzere, 19. yüzyılın 2. yarısında Orta Asya Türkleri arasında tespit edilen “ata”larla ilgili ve totemcilikteki “şuringa”yı andıran Put-fetişler (Altaylılarda töz’ler, Yakutlarda tangara’lar) vb. gösterilmiştir. (Asya Hunları’nda totemcilik izleri, “altun put”, Göktürklerde keçeden kesilmiş Tanrı tasvirleri), Reşid’üd-din, Camiü't-Tevarih adlı eserinde (18. asır ilk çeyreği) 24 Oğuz kabilesini sıralarken, her dört kabile için bir kuşu “ongon”  (Türkçe uğur ifade eden ong sözünden; totem manasına) olarak belirtilmektedir. Ancak bütün bunları eski Türklerde totemcilik inancının mevcut olduğuna dair gerçek deliller olarak kabul etmek mümkün değildir.          Çünkü totemcilik sadece, bir hayvanı ata tanımaktan ibaret değildir. Bir inanç sistemi olarak onun sosyal ve hukukî cepheleri de vardır ki, sistemin yaşaması için bu şartların tamam olması gereklidir.          -- Totemcilikte “ana hukuku” cari iken, Türk ailesi esasta, baba hukukunun ağır bastığı “pederî” karakterde idi. --Bir klan dini olan totemcilikte mülkiyet ortaklığı olduğu halde, Türklerde hususî mülkiyet büyük rol oynuyordu. --Totem inancında aynı toteme bağlı olanlar birbirleri ile akraba sayılır. Hâlbuki Türklerde kan akrabalığı vardır. --Totemci klanda “asalak” ekonomi (avcılık ve devşirme) bulunurken, Türk ekonomisi hayvan yetiştiricilik ve ziraat üzerine kurulu idi. --Totemci topluluklarda her klan ata tanıdığı ayrı bir totemi bulunur.           Türklerde ise, bütün bir kavmin kutlu saydığı bir hayvan mevcuttur. --Totemcilikte, ayrıca yalnız hayvanlar değil, mesela bir taş parçası, yağmur suyu vb. totem olabilir. Türklerde Kurt’un saygı görmesi ise, yüz binlerce baş sürülerin otladığı bozkırların korkulu hayvanı olmasından ileri geldiği düşünülebilir ki, bunun temelinde dini bir tasavvur keşfetmek müşküldür. Kurt efsanesinin toplayıcı bir vasfa sahip bulunması, klanları birbirinden ayıran ve onları karşı karşıya koyan totemcilik anlayışına aykırı düşmektedir. --Klanda her fert totemin adını taşır. Türklerde her ferdin, her ailenin ayrı adı vardır.           “Ongon” tabirine gelince, bunda Moğol tesirini sezmek mümkündür. Çünkü bir orman kavmi olan Moğollar, aslında “asalak” ekonomiye bağlı, ailede “ana hukuku”nun hakim olduğu, aynı zamanda “totem” telakkisi içinde yaşayan bir topluluk idi. “Ongun” sözünün kökü ong Türkçe olsa bile, tabir olarak “ongon” Türkçe değildir ve gerçekten de Moğollardan önceki Türk dili vesikalarının hiç birinde (Kitabeler, Uygurca metinler), geçmemektedir. Oğuz boylarının “ongon”ları olarak gösterilen kuşlar da, Moğol tesirinden önceki devirlerde aynı Oğuz boyları listesini veren Kaşgarlı Mahmud’un eserinde (burada Reşidü’d-din’deki damgalar aynen mevcut olduğu halde) yoktur.           Bununla beraber, eski Türklerde “Kartal” inancının mühim bir yer tuttuğu anlaşılıyor. Orta Asya’da M.Ö. 2. bin başları olarak tarihlenen Kurat kurganı içinde bir kartal pençesine rastlanmış, Kül-Tegin’in büstünde serpuşun ön tarafında kanatları açık bir kartal kabartması yapılmıştır. Bugünkü çeşitli Asya Türk topluluklarında da Kartal’ın mühim yeri dikkat çekicidir. Yuvasını yalçın kayalar üzerine yapan, çok yükseklerde uçan kartalın aynı zamanda avcı kuşlar türünden olması ona kutsallık izafesine sebep teşkil etmiş olabilir ve belki de bu sebepten, ilk ve ortaçağlardan itibaren çok yaygın görünen ve doğu menşeli olduğu kabul edilen, hâkimiyetin timsali Kartal’ın Türk aslından geldiği ileri sürülmüştür.Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı: Dağ, tepe, kaya, vadi, ırmak, su kaynağı, ağaç, orman, deniz, demir, kılıç, vb. Bunlar aynı zamanda birer ruh idiler. Ayrıca güneş, ay, yıldız, yıldırım, gök gürültüsü, şimşek gibi tanrılar tasavvur edilmiştir. Ruhlar iyi-kötü, yani iyilik seven, fenalık getiren olmak üzere iki gruba ayrılıyordu. Erkek tanrılar yanında bir de “Umay” denilen bir tanrıça vardı. Fizikî çevrede görülen tabiat ârıza ve hadiselerinin böyle telakki edilmesi “Halk dinleri” eski Yunan ve Roma dâhil bütün eski kavimlerde umumîdir, hatta hayat tarzı üzerindeki tesirlerine göre bu ruhlar ve tanrılar, çeşitli topluluklarda değişik şekilde ehemmiyet taşırlar            Asya Hunları ilkbaharda (Mayıs ayında) Lung-çu bölgesinde ve sonbaharda atalara, tabiat tanrılarına kurbanlar keserlerdi. Hükümdar tan-hu, gündüz güneşe, gece dolunaya tazim ederdi. Hunlar, Göktürkler, Uygurlar teşebbüslerinin isabetini ayın ve yıldızların hareketleri ile kontrol ederlerdi. Tabgaçlar’da da ilk ve sonbaharlarda atalara kurban sunulur, tapınak makamındaki “taş-ev” içinde kesilen kurbandan sonra, civara kayın ağaçları dikilirdi ki, bunlardan kutlu ormanlar meydana gelirdi. Göktürkler kurt-ata mağarasının önünde tanrılara kurban takdim ederlerdi. Avrupa Hunları’nda, çoktan kaybolmuş “savaş tanrısı”nın kılıcı bulunarak Attila’ya teslim edilmiş ve bu, Hun hükümdarının dünya hâkimiyetine alâmet sayılmıştı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, kırda ise, ölü çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saç-baş dağıtılır, yüz, kulak bıçakla çizilerek kan akıtılır, ayrıca yemek verilirdi. Bu törenlere “yoğ” deniyordu.            Bizans kaynaklarının kayıtlarına göre, Türkler ateşe de tazim etmekte idiler. Fakat bunun yalnız Göktürkler zamanında ve hatta sadece Batı Göktürk bölümünde görülmesinden anlaşılıyor ki, bu, İran Mazdeizmi’nin (Zerdüşt’lüğünün) tesiri olup henüz Türkler arasında yayılmış değildi.            Tabiat ruhlarına Göktürk çağında, kitabelerde görüldüğü gibi, Yer-su “yir-sub”lar deniyordu. Bu tabir “yer-suv” şekliyle Uygurlarda da vardı. Yer-su’lar kutsal “iduk” sayılıyorlardı. Kitabelerde yalnız iki yer-su’nun adı zikredilmiştir: “Idux Ötükan” ve “Tamıg ıduq baş”. Bunlardan ilki, bilindiği gibi “kaganlık” merkezi, diğeri de kutsal Tamıg (Tamır suyunun) kaynağıdır. Aslî Türk kültüründe bütün yer-su’lar maddî değil manevî kuvvet olarak tasavvur edildiklerinden, kendileri ile ilgili mitolojiler teşekkül etmemiştir.Ölmüş büyüklere tazim, atalara saygı, baba hâkimiyetinin inanç sahasındaki belirtisi olarak görülmektedir. Bunun sosyal ve iktisadî şartlar dolayısıyla, eski orta ve kuzey Asya kavimlerinde bulunabileceği hakkındaki düşünceler Türkler yönünden tarihî kayıtlarla kesinleşiyor.             Atalara ait hatıraların kutlu sayılması, Türk mezarlarına yapılan tecavüzlerin ağır şekilde cezalandırılmasından anlaşılıyor. Attila’nın 2. Balkan seferinin bir sebebi de Hun hükümdar ailesi kabirlerinin Bizans’ın Margus piskoposu tarafından açılarak soyulması idi.             Moğollar’ı ve Bizanslıları bu hırsızlık teşebbüslerine sevk eden sebep eski Türklerde ölülerin silahları, kıymetli eşyası., bazen tam teçhizatlı atları, kadınların mücevherleri ile birlikte gömülmesi idi. Böylece öteki dünyada rahat yaşamalarının sağlandığı düşünülüyordu. Türkler gibi, atalar kültüne sahip diğer kavimlerde bu inanç, ölen bazı kudretli kimselerin yarı tanrı sayılmasına kadar ileri gitmiş iken ve bunlar ve diğer tanrılar için insan kurban edilirken. Türklerde böyle adetlerin görülmemesi dikkat çekicidir.             Türkler insan kurban etmedikleri gibi, hükümlerini yürüttükleri yerlerde insan kurban âdetini kaldırmağa çalışmışlardır (Mesela, Soğd’da) .        Orta ve kuzey Asya toplulukları için karakteristik bir sistem olan Gök-Tanrı, doğrudan doğruya “bütün Türklerin ana kültü” durumundadır.      Gök-Tanrı itikadının esaslarını başta Orhun kitabeleri olmak üzere, eski Türk vesikalarından az çok tespit etmek mümkün oluyor. Tonyukuk kitabesinde çok zikredilen Tangri bazen “türk tangrisi” şekliyle o çağlarda “milli” bir Tanrı olarak görünmektedir. Göktürklerin bir “hakanlık” kurması onun isteği ile olmuştur. Hakan, Türker’e onun tarafından verilmiştir. Yani Tanrı Türk halkının istiklali ile alakalanan bir ulu varlıktır. Savaşlarda onun iradesi üzerine zafere ulaşılır. Türk’ün ve umumiyetle insanların hayatına Tanrı vasıtasız müdahale eder. Emreden, iradesine uymayanı cezalandıran Tanrı bağışladığı kut ve ülüg (kıymet)’ü layık olmayanlardan geri alır.       Ulu Tanrı şafak söktürür bitkiyi canlandırır. Ölüm de onun iradesine bağlıdır. Can veren tanrı, onu isteğine göre gelir alır (“Kül-Tegin vadesi gelince öldü. Kişioğlu ölmek için yaratılmıştır” Kitabeler). “Kara-yol (kanun, hak) Tanrı’dır. Kırılanları birleştirir, yırtılanları birbirine ular... İnsan diz çökerek Tanrı’ya yalvarır, kut isterse verir, atlar çoğalır, insanı yalancıyı Tanrı bilir. Bulgarlar Hıristiyanların (Bizanslıların) iyiliği için çok çalıştılar. Onlar bunu unuttu. Fakat Tanrı biliyor”. İnsanlar fani, tanrı ebedîdir (Bulgar kitabesi).        Türklerde Tanrı düşüncesinde maddî gökyüzünde manada ulu varlık’a doğru bir gelişme dikkati çeker. Orhun kitabelerinde Türk kozmogonisini tek cümle içinde açıklayan bir ifade şöyledir: “Üze kök Tangrı asra yagız yir kılındıkta ikin ara kişi oğlu kılınmış...” (Yukarıda mavi gök, aşağıda yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış...). Burada “kök-Tangri”nin, gökyüzü olduğu aşikârdır. O halde Gök-Türk çağında, dünyayı kaplayan, yeryüzünde her şeyi hükmü  altında tutan sema’nın bozkırlı gözünde Tanrı kabul edilmesi mümkündür. 13. asır Uygur’ları da Tanrı’nın insan veya herhangi bir tasvir şeklinde cisimlendirilemeyeceğine inanıyorlardı. Demek ki, asli Türk itikadında putçuluk yoktu.      Hunlar devrinde, üstelik  6-8, asırlarda artık fonksiyonunu kaybetmiş olan güneş, ay, yıldız tanrılar da mevcuttu. Ancak bu durum Gök-Tanrı’nın, tıpkı semavi dinler (Musevilik, Hıristiyanlık, İslamlık) deki gibi, tek kudret olduğu keyfiyetini gölgelendirmez. Çünkü dinler tarihinde tesbit edilmiştir ki, hiçbir din, hiçbir devirde tek itikad ve amelden ibaret olmamış, “hiçbir Tanrıya tek başına itaat edilmemiş” ve Tanrı daima kutsal sayılan ikinci derecede, yan varlık inançları ile çevrilmiştir (Semavi dinlerde Tanrı = Allah ile beraber azizlere, meleklere, resullere, kitaplara da iman edilir).         Tanrı tabiri, aşağı yukarı, bütün Türk lehçelerinde mevcuttur ve Türkçenin temel kelimelerinden biridir. Tarihte çeşitli Türk kütleleri, bulundukları çevreye göre çeşitli dinlere de girmişlerdir ve bu durum, İslamiyet hariç Türk kavimleri üzerinde menfi tesirler doğurmuştur. Asya Hunları’nın, Budizm ile, Avrupa Hunları’nın Hıristiyanlıkla pek alakaları olmamış ise de, Çin’de devlet kuran Tabgaçlar Budizm tesiri ile, 495 yılından itibaren “millî” unsurları yasak etme neticesinde Çinlileşmişlerdir. Bununla beraber, Tabgaçlar Budist sanatta yeni bir devir olan “Wei” sanatının geliştiricisi olmuşlardır (Yung-kang ve Long-men Buddha heykelleri).        Göktürkler devrinde Budist rahip seyyah Hiuen-Tsang bütün Batı Göktürk sanatını bir Budistler memleketi olarak tasvir etmekte ise de, Türk halkının bu dine karşı direndiği ve II. Göktürk Devleti’nce Budizm’in reddedildiği malumdur. Ancak Uygurlar zamanında Maniheizm Türkler arasına girmiş ve bilhassa Uygurlar’ın Türkistan’daki hâkimiyetleri devrinde iyice yerleşmiştir. Göktürk yazısı değiştirilmiş, yerine Soğd menşeli ve tamamen başka karakterde Uygur yazısı kullanılmıştır. Sonra Budizm’in de yayıldığı bu sahada Uygur tarihi artık yerleşik kültüre bağlanmış sayılmak gerek eder.        Bir kısım Türkler de Museviliğe (Hazarlar) ve Hıristiyanlığa girmişlerdi. Türk nüfusunun çoğunluk meydana getirdiği sahalarda bir menfi tesiri görülmeyen bu yabancı dinler, bu imkânın mevcut olmadığı bölgelerde Türklerin silinip kaybolmalarına sebep teşkil ettiği gibi (Doğu Avrupa’da ve Balkanlar’da: Hazarlar, Peçenekler, Uzlar, Kumanlar), 1000 tarihinden itibaren Ortodoksluğu kabul eden Bulgarların kısa zamanda Türklüklerini kaybetmeleri neticesini vermiştir. Yalnız İslam dinidir ki Türklerin kadim inançları ile bazı bakımlardan uygunluk göstermesi dolayısıyla Türklüğü takviye eden bir din durumundadır.Göktanrı Dini: Türklerin İslamiyet'ten önceki dini Göktanrı diniydi. Bu dine göre Türkler;* Tek bir Tanrının evreni yarattığına ve gökte oturduğuna inanıyorlardı.* Öldükten sonra dirileceklerine inandıklarından, ölülerini atı, eşyaları ve silahıyla birlikte gömüyorlardı.* Cennet'e UÇMAĞ, cehenneme ise TAMU diyorlardı.* Mezarlara ölünün, sağlığında öldürdüğü düşman sayısı kadar BALBAL adı verilen küçük heykeller dikerlerdi. İnanışa göre, yeniden dirilecek kişi atıyla cennete gidecek ve öldürdüğü düşmanlar sonraki yaşamında ona hizmet edeceklerdir.* Ölüleri için YOĞ adı verilen cenaze törenleri yapar, ve ardından yas tutarlardı.Hun Dininin özellikleri: Dağ, vadi, göl gibi tabiattaki bazı varlıklar kutsallıklarını korumaya devam etmiştir. Gök asıl tapılan unsur haline gelmiştir. Gök için "Tengri" kelimesini kullanmışlardır. Atalarının ruhlarını da kutsal kabul etmişlerdir. Bu nedenle ataların mezarlarına dokunma savaş sebebi sayılmıştır. İyi ve kötü ruhlara, fal ve büyüye inanmışlardır. Ölülerin kötü ruhlardan kurtulması için uzun süre bekletmişlerdir. Cesedin kokmasını önlemek amacıyla mumyalamışlardır.Göktürklerde Din: Evrenin üst üste gelen katlardan oluştuğuna inanılmıştır. Gök’ün onyedi, yerin altının ise yedi kattan oluştuğuna inanırlardı. Bu ikisinin arasında insanların yaşadığı yeryüzü bulunurdu. Tek tanrı inancına bu dönemde ulaşılmıştır. Bütün evren göğün en üst katında oturan Tanrı'ya itaat ederdi. Göktürkler Tanrı'ya "Türk Tanrısı" adını vererek onu millileştirmişlerdir. Tanrı’ya; Ugan, Bayat, Ulu Yaratgan da demişlerdir.Bazı kutsal saydıkları yerlerde Tanrı'ya dua edip, kurban kesmişlerdir. Uygurlarda Din: Önceleri Şamanizm' e inanmışlardır. Bögü Kağan döneminde Mani dinini kabul ettiler. Orta Asya'da Türklerde ilk kez göktanrı din inancı dışında başka bir dini kabul etmesi. Doğu Türkistan Uygurları " Budizm " i dini inanç olarak benimsediler.Hazarlarda Din: Önceleri Şamanizm'e inanıyorlardı. Sonra devlet yöneticileri ve halkın bir bölümü " Museviliğe " inanmıştır. Hazarlarda son derece geniş bir dini hoşgörü vardır. Müslüman, Hıristiyan, Musevi, Şaman dininden olanlar birlikte yaşamışlardır.Kam (Şaman - Baksı): Türklerin din adamlarına verdikleri isimdir. Şamanlar; fala bakar, büyücülük yapar, gelecekten haber verir, doktorluk yaparlardı. Diğer toplumlarda olduğu gibi ayrıcalıklı bir sınıf haline gelmemişlerdir.Yuğ: Ölü gömme törenine verilen isim. Acılı bir şekilde törenlerini yaparlardı. Yedi gün sürerdi. Ölü'nün silahları, eyeri, değerli eşyaları ve kurban edilen atı mezara birlikte konurdu.Balbal: Ölen kişinin hayatta iken öldürdüğü düşman sayısı kadar taşın mezarın kıyısına dikilmesi ile oluşan anıtlar.( Öbür dünyada hizmetlerini göreceği inancıyla bu taşları dikerlerdi)Kurgan: Türklerde mezarlara verilen isim.

Günümüzde Kam (Şaman) Dininden Kalma Geleneklerden Bazıları:

1. Evli çiftlerin üzerine para, buğday, şeker vb. atılması (saçı). "Darısı başına deyimi"

2. Kapı eşiğine basmama. ( Ölen atalarının ruhlarının eşikte durduğuna inandıklarından).

3. Sadaka verirken başı çevirme.

4. Türbe, ağaç ve mezarlara çaput bağlama

5. Ölen kişinin evine yemek götürme.

Türklerin Kabul Ettiği Dinler : Şamanizm, Manihaizm, Musevilik, Hıristiyanlık, Mazdeizm ( Zerdüştlük), Budizm, İslâmiyet. 

HUKUK 

Türklerde yazılı olmamakla beraber, gelişmiş bir hukuk anlayışı vardı. Bu hukuk kurallarına TÖRE(Türe) denilirdi. Hükümdarın başkanlık ettiği ve siyasi suçlara bakan yüksek mahkemeye YARGU adı verilirdi. Yarganlar(Yargucu) idaresindeki mahkemeler ise adi suçlara bakarlardı.        Hunlar ve Göktürklerde, göçebe hukuku, Uygurlarda yerleşik hukuk anlayışı görülür.        Örneğin; işlenen adi suçlarda hapis cezası 10 gündür. Bunun temel nedeni, göçebe yaşam koşullarıdırTöre'nin hususî ve cezaî hükümleri, eski Türklerde yargı usul ve şekilleri hakkında bilgimiz pek azdır. Yabancı kaynaklarda rastlanan dağınık bilgilere göre, suçlular oldukça şiddetli cezalandırılmakta idi: Adam öldürmenin cezası idamdı, soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu, suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, ailesi efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen idamı gerektiriyordu. Hafif suçlular, 10 günü aşmamak üzere hapsedilirdi. Eski Türk devletlerinde ceza işlerinin kesin hükümlere bağlanması, yani suçun devletçe takibata uğraması, toplulukta “kan gütme” geleneğinin yerleşmesine yer bırakmıyordu.Adlî teşkilatın, biri hükümdarın başkanlığında yüksek devlet mahkemesi, öteki de “yargucı” lar ve maiyetlerinden ibaret olduğu anlaşılmaktadır. Attila kendisine suikast hazırlayan suçlulardan Bigilas'ı bir hey'et önünde alenen sorguya çekmişti. Gök-Türk “aygucı” sı meşhur Tonyukuk, Kapagan tarafından bu mevkiinden uzaklaştırıldığı yıllarda (705-716) yüksek devlet mahkemesi üyeliği yapmıştı. İslâm kaynaklarının belirttiğine göre, Hazar hakanlığı başkentinde 7 baş yargucı vardı. Bunlar ikişer ikişer Müslümanların, Hıristiyanların ve Musevilerin, biri de Islavlar'ın ve diğerlerinin davalarına bakardı. Türk siyasî teşekküllerinde herhalde bilemediğimiz teferruatlı bir adliye teşkilatı da mevcut olsa gerektir.  


Görüntüleme sayısı: 412

Bu yazıya ilk yorumu yazın

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilir.
Lütfen sisteme giriş yapın veya kayıt olun.

Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6
AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com
All right reserved

 
< Önceki   Sonraki >
Isim:

Mesaj:

Giriş Formu

Tarih Yolcusu

 
Malazgirt Savaşı Üzerine

Malazgirt Savaşının sonucu hakkında yazılan bilgi not...

Diğer Yazıları

Kimler Sitede

Üye Bağlı Değil

Haftanın Konusu / Son Yazılanlar

Google

Mavi Okul
TrTarih.Com Reklam Hizmetleri